Reklamı Kapat

Devrimci selama veda!…

Genç kuşak onu daha çok Yedi Güzel Adamdan biri olarak tanıdı. Camdan seyretmekle yetindi onu. Klas duruşuna, derviş hünerine, sükût suretine, kalem kalesine, biatına, korkusuna, umuduna, otel gören defterlerine… kısacası ruhuna pek dokunamadı. Bizim kuşak ise onu daha çok devrimci selamıyla bağrına bastı. Yani; ‘antifaşist, antiemperyalist, antikapitalist ve antifiravunist’ duygularla. Ve eminim onu hep ‘Yaşasın Şeriat, Yaşasın İslam’ın Evrensel Kardeşliği!...’ sloganıyla anacak.

Çünkü o; çocukluğunda atlasla gezen, uyurken bile yüzüne atlas koyan bir yeryüzü sevdalısı; annesinin anlattığı Cezayir öyküleriyle büyüyen bir gezgin; ‘Alınterinin fişek gibi dümdüz ilerlediği zaman’a vurgun bir derviş; insanı insana karşı savunan bir özgürlük ve adalet bekçisi; ‘Umut dağı’’na koşan maratoncu; kimliğinin her noktasında nöbet tutan bir direnişçi; yaşamayı hak/ediş olarak gören uyarıcı; ‘Klâs Duruş’a sahip bir mütefekkir; hülasa, sükûneti içinde presleyen ‘Çelik Adam’ idi. Evet geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrılan Nuri PAKDİL’den bahsediyorum. Güzel insanlar beyaz atlara binip gidiyor bir bir aramızdan. Ama geride unutulmaz hatıralar bırakıyorlar.

Nuri Pakdil, kendi çocukluğundan başlayarak, yazın serüveninden bahseden “Bir Yazarın Notları I” eserinde Cezayir anektodu bir hayli dikkat çekicidir. Akşam evde güldeste şiirlerini karıştırırken ilkokul günlerinde bulur kendini birden:

“-Anne, haydi, biraz daha anlat o öyküyü.

—Araplar, uzun, ince, beyaz atlarına binmişler; koşturuyorlar atlarını. Büyük deniz varmış geçmek istedikleri. Ellerini açmışlar; durmadan yakarmışlar Tanrı’ya, yardım dilemişler.

—Sonra?

—Sürmüşler atlarını denize.

—Çok gitmişler mi ondan sonra da anne?

—Günlerce, haftalarca gitmişler; gitmişler…

—Nereye gitmişler sonra anne?

—Cezayir’e varmışlar.”

 Cezayir’e karşı özel bir ilgisi olmakla birlikte Kudüs onun için kırmızı çizgidir. Ancak son zamanlarda özellikle de vefatıyla birlikte onu sadece ‘Kudüs Şairi’ olarak anmak doğru değildir kanımca. Tıpkı Mehmet Akif’i sadece İstiklal Marşı’yla önplana çıkarmak gibi…

Doğrudur, Kudüs, Nuri Pakdil’in olmazsa olmazlarından bir semboldür. Yazılarındaki Kudüs; dinamizm, heyecan, özgürlük, umut, gelecek olarak yürür içimize. İçten bir Kudüs aşığıdır o: ‘Ve yüreğinin üzerinde bir tül gibi duran Kudüs, ah Kudüs.’ Hep bu duyguyla yaşar. Çalışmalarında, İstanbul’u nokta, Paris’i virgül, Kudüs’ü ise iki nokta olarak görür. Kudüs onun içine işlemiştir adeta.

Çünkü ona göre; ‘Kudüs sevilmeden insanlığa girilemez. Bizim için hala da özel bir konumu vardır. Kudüs’ü savunmak gerçek bağımsızlığı savunmaktır.’ O nedenle özellikle genç yıllarında hiç yanından ayırmaz 23X82 havadan çekilmiş Kudüs posterini. Ve tabii ki yazı makinesi ve çantasını da...

Hâlâ içimizde büyük bir boşluk olarak duruyor Kudüs… İlk kıblemiz ve özgürlüğümüz esareti soluyor. Kudüs savaşıyor. Filistinli taş atıyor İsrail’e. Bu nedenle Kudüs’ün özel bir yeri ve anlamı olmuştur Nuri Pakdil için hep. Onun şiirlerine, yazılarına, günlüklerine belki de en çok Kudüs konu olmuştur. Çünkü O’na giden bütün yolların kesiştiği yer orası!…

Çünkü; “Kudüssüz ve İstanbulsuz aşk yoktur.” ona göre. 

Nuri Pakdil birçok yazı türünde ürün vermiş doğurgan bir yazar ve şairdir: Deneme, günlük, tiyatro, şiir… Kendine ait bir alfabesi ve imlalaması vardır. Tashih ve noktalama işaretlerine çok önem verir. Bir harfin küçük veya büyük yazılması onun için çok önemlidir. Özel hayatının titizliğini yazılarında da görürüz. Zaten onda yaşantı ve yazı içiçedir.

Nuri Pakdil’in dili, soyadı gibi paktır. Türkçe’yi en güzel kullanan şair/yazarlarımızdan biridir. Pak bir dil ve sade bir Türkçe ustasıdır.

Kelimeleri bir kuyumcu titizliğiyle ölçer, tartar ve en vurucusunu sürer namluya… Onun üslubunun çekim alanına giremeyenler, yazılarını itici ve anlaşılmaz bulabilirler. Ancak Onun cazibe alanına girdiniz mi, bir daha ayrılamazsınız. Her kelimenin özel bir anlam taşıdığına şahit olur ve okuduklarınızdan keyif almaya başlarsınız. Rasim Özdenören, onu en çok geceleri ve yalnızken okumayı tavsiye eder bir yazısında. Evet, onu gecenin sessizliğinde yalnızken okuduğunuzda sizde bir ilaç etkisi yaratır adeta.

Nuri Pakdil genellikle, insan ve toplum üzerine yoğunlaştırır yazılarını. O, evrensel bir ufuk ve kalem erbabıdır aynı zamanda. Nerede bir mazlum görürseniz, onu yanı başında görürsünüz hemen. Çünkü o, ağlayan bir yüreğe sahiptir.

Kendini yetiştirmeye ve başkalarını yetişmeye adamış bir “öteli” gibidir Nuri Pakdil. Yani o eğitirken, eğitilir de aynı zamanda. Sözün gücünü kullanarak duygu ve düşüncelerini ifade etmeye çalışmış bir mürebbidir.

Eserleri, yazdıklarından ibaret olmayıp, aynı zamanda yaşantısı da başlı başına bir eserdir. Onun hayatıyla sanatı iç içedir.

Evrensel bir düşünüş ve bakış açısına sahiptir Nuri Pakdil.  Özellikle batı ile ilgili görüş ve düşünceleri, üzerinde en çok durulması ve düşünülmesi gereken konulardandır. Belki Nuri Pakdil’i gelecek kuşaklara taşıyacak olan en önemli köprü Batı Notları’dır. Çünkü onun batı tasavvuru, aynı zamanda bir doğu ufku da verir bize. Bir programa katılmak üzere gittiği Paris’te, Batı Günlüğü adı altında tuttuğu notlar, onun batı düşüncesi hakkında önemli ipuçları içerir. Daha sonra ‘Batı Notları’ adıyla kitaplaşan bu günlükler, hala tazeliğini ve önemini korumaktadır.

Biraz açalım Nuri Pakdil’in batı günlüklerini. Çünkü Nuri Pakdil’in Batı Notları, sadece batı izlenimleri olmayıp, batının onda yaptığı çağrışımları ve doğuya, İslam dünyasına bakışını da kapsar. Bu notların; Edebiyat Dergisi’nde yayınlanan ‘Batı Günlüğü’’nün gözden geçirilmiş hali ve aynı zamanda Nuri Pakdil’in ilk eseri olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Paris’e gitmek üzere bindiği uçakta, Trakya üzerinden geçerken hissettikleri onun Anadolu hassasiyeti ve batı yorumu hakkında bize ışık tutar:

“Aşağısı Trakya ve Balkanlar. Buralar da bizim yurdumuzdu, Türkiye’nin toprakları içindeydi. Üç yüz yıldan artık bir süre bizim olan, uygarlığımızın bir parçası olan buraları kolay kolay bırakmamalıydık. Trakya, tarihi bir soru olarak yeni kuşaklara öğretilmeli, yeni kuşaklardan, bu sorunun mutlaka cevabını bulmaya çalışmaları istenmelidir. Trakya’yı nasıl yitirdik? sorusu uçağın içinde durmadan çınlıyor.”  Bu sorunun cevabını yeni kuşak bir bir araştırmalı diyor Nuri Pakdil. Hala ortalarda cevap bekleyen bir soru?…

Nuri Pakdil, Paris’te katıldığı seminerde tanıştığı Afrikalı dostlarının anlattıklarından yola çıkarak, onların gösterdiği yönü hedef gösteriyor: “Yabancılaşmayı bırakarak, mazlum ulusların yürek çarpıntılarını duymanın vaktidir.” Evet, Avrupa’da bu yoktur!... Avrupalı aydınlarda doğu çocuklarını Afrikalı çocuklara bağlayan mistik öz yoktur diyor Nuri Pakdil.

O, 1970’li yıllarda Afrika’ya büyük önem veriyor. Zaman onu haklı çıkardı ve çıkarmaya devam ediyor. Toynbee’nin Afrika ile ilgili; ‘Onların kullanılmamış enerjileri var. Yorgun değiller. Yeni çağ onların olabilir.’ tespitini aktararak Afrika ile ilgili çarpıcı değerlendirmeler yapıyor. İlk ezanı okuyan Bilal’in Afrikalı oluşu, Habeşistan’a elçi gönderilişini Peygamberin ilahi bir işareti olarak okumamız gerektiğini hatırlatıyor. Ve Afrika’nın gelecekteki öncülüğüne ışık tutarak, bu kıtaya eğilmek gerektiğini salık veriyor. Oysa Afrika hala bakir bir alan olarak duruyor İslam dünyasının karşısında. Sadece kurban kesmek, kuyu açmak yetmiyor. Orada insanlığımız elden gidiyor.

Çağın bizi birlik olmaya çağırdığını, bu nedenle de 1923’den beri batıya bakarak ağrıyan boynumuzu, çağın buyruğunu dinleyerek ancak iyileştirebileceğimizi haykırıyor. Çünkü ona göre; ‘çağın devleti olmak isteyen, çağın buyruğunu mutlaka dinler.’ Buyruk dinlenmediği içindir ki hala darmadağın ve zelil ve de rezil durumdayız. Haklısın usta!...

Nuri Pakdil Batı Notları’nda sürekli Türkiye’ye, yerliliğe, kendi özümüze ve kaynaklarımıza dönüş vurgusu yapar. İslam birliğini vurgular. Bunu da Ortadoğu ülkeleri ile birlikte yapmak gerektiğini hatırlatır. yor. Ortadoğu birliğine dikkat çekiyor sürekli.

‘Türkiye yuvarlak bir top gibi’ masanın üzerinde duruyor. Onu şekillendirmekle meşgul Nuri Pakdil. Bu nedenle o, 1970’lerin sıcak atmosferinde ideolojiye sığınıyor. Çünkü ideoloji, onun için çok şey ifade ediyor o dönemde;

‘İdeoloji, benim dünyamdır. Bana geçmişimi anımsatır, bugünümü belirler, geleceğimi tayin eder. Çünkü ödevimin ne olduğunu, ancak ideolojik dayanışma içinde anlayabiliyorum.’

Nuri Pakdil, özeleştiriye davet ediyor kendimizi 1970’li yıllarda. Çünkü ona göre özeleştiriden kaçanın geleceği karanlıktır. Bu nedenle; ‘rejimlerin de özeleştiriden kaçınmamaları gerekir.’ diyor o.

Bu gözle bakıldığında Türkiye, Ortadoğu ülkeleri için kelimenin tam anlamıyla ‘umut’’tur. Çünkü yüzyıllarca Ortadoğu’nun sözcüsü olmuştur Osmanlı Devleti. Osmanlı yıkılınca, Ortadoğu da sözcüsüz kalmıştır. İleri görüşlü tespitleriyle, içimize yürüyen ve hala kanayan yaramıza parmak basan Nuri Pakdil’in Batı ve Ortadoğu ile ilgili görüş ve düşünceleri İslam coğrafyasının yeniden şekillenmeye başlandığı bu dönemde daha önem kazanıyor.

İşte Nuri Pakdil’in o görüşlerinden önemli bir kesit:

‘Yurdumun çağ için gereği belli. “Umut” kelimesi yerine “Türkiye” adını yazsak yeridir. Çünkü Türkiye yalnız kendi kendisi için değil, Ortadoğu ülkeleri için de varolmak zorundadır. Çünkü Ortadoğu ülkelerinin sözcüsü, yüzyıllar boyunca Türkiye (Osmanlı Devleti) olmuştur. Osmanlı Devletinin yıkılmasıyla, Ortadoğu ülkelerini İslam Uygarlığının belirlediği birlik çizgisinde özenle korumuştu.’

Batı toplumunun çöküntüsü bir umut olarak yeşeriyor onda. Bu umut, bizi kendi uygarlığımıza davet ediyor aslında. Kendi geçmişimize, tarihimize götürüyor. Nuri Pakdil’in de ısrarla üzerinde durduğu, batının bizi yabancılaştırma oyunlarına karşı, çözümün ancak kendi uygarlığımıza dönüşte olduğudur. Onun Batı Notları bu vurgularla dolu… Ortadoğu’nun kurtuluşu da aynı yoldan geçiyor.

Nuri Pakdil’i anarken Edebiyat Dergisi’nden bahsetmemek eksiklik olur hiç şüphesiz. Çünkü Edebiyat Dergisi, Nuri Pakdil ile özdeşleşen, örtüşen bir dergidir. Dergide tamamen Nuri Pakdil’in manevi lokomotif görevi ve hassasiyeti ön plandadır. Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi’nin doğuşunu Fethi Gemuhluoğlu’ndan aldığı bir mektubu anarak şöyle anlatır: “… Onurlandığım mektuplarının birinde, bir sanat dergisi çıkartmamı, birtakım arkadaşlarla bu derginin çevresinde toplanmamızı buyuruyordu (Edebiyat dergisinin tohumu belki de 1964’lerde düşmüş oldu içime).”

Edebiyat Dergisi, hem kendi kuşağına, hem de kendinden sonraki kuşaklara faydalı olmuş, birçok şair, yazar ve edebiyatçının yetişmesine vesile olmuş bir “ocak” dergidir. Çünkü o, zor bir zaman ve zeminde, ideolojik kamplaşmaların had safhada olduğu bir dönemde yayına başlamasına rağmen, bir hayli başarılı bir çizgi takip etmiş ve toplumun değişik kesimleri tarafından heyecanla takip edilmiştir. Kullandığı dil, gündeme getirdiği konular ve parmak bastığı mevzularla okuyucuların ilgisini çekmiş ve özgün bir tarz tutturmayı başarmıştır. Bu başarısında, o dönemin kısır tartışmalarına (sağ-sol-komünizm... v.s.) girmemesinin ve hadiselere evrensel bir bakış açısıyla yaklaşmasının etkisi büyüktür şüphesiz. Edebiyat Dergisi, Nuri Pakdil’in tabiriyle aynı zamanda “devrimci” bir dergidir.

Adeta bir  “bildiri” vazifesi de gören Edebiyat Dergisi, on altı yıllık yayın hayatı boyunca (1969–1984) tüm insanlığa umut pompalamıştır. Yayın hayatı boyunca aynı motivasyon ve heyecanla batıya karşı cephe almış ve “yerli düşünce ve bunun bütün değer yargılarına bağlılığı” hararetle savunmuştur.

Kısacası Edebiyat Dergisi, doğru bir zamanda, doğru sözler söylemiş, isabetli çıkışlarda bulunmuş ve insanlığa doğru bir yön göstermiş bir dergi olmaktan öte bir “ocak”’tır. 

Sonuç olarak Nuri Pakdil, hem sanatı hem de yaşantısıyla örnek ve de üretken bir şahsiyet olarak yaşadı aramızda. Varlığında efsaneleşen ustanın vefatı içimizde derin bir boşluk oluşturdu hiç şüphesiz. Onunla aynı zaman diliminde yaşadığımız için şanslıyız. Lakin o yok artık. Ancak geriye yazdıkları, söyledikleri ve en önemlisi yaşantısıyla büyük eserler bıraktı. Birkaç kuşak ondan beslendi. Sözünü sakınmadı ve taşı yerinde ve zamanında gediğine koymasını bildi. Biz de sözü (doğrudur; dizgi, düzelti, yanlışı yok: sözü) fazla yormadan onunla noktalayalım:

“Hayır! Yazar havlu atmaz.

 Olsa olsa, sükûtunu duvara asar, tüfek gibi; bakar.”

Evet, usta sükutunu astı duvara bir tüfek gibi ve beyaz atına binip gitti.

Rahmet olsun!…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yusuf Tosun - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?