Reklamı Kapat

Kurtlar devrinden, sırtlancılar gününe

12 Eylül öncesindeki son seçimde, Demirel’i her gördüklerinde meydanları inletmişti bu ülkenin insanları.

“Kurtarıve bizi baba!”

500 günde kurtaracağını vaad ettiği ve SHP ile koalisyon yaptığı, 12 Eylül ve Özal’ın ANAP’ı sonrası iktidarının seçiminde de halk yine meydanlardaydı ve yine aynı haykırış vardı ağızlarda.

“Kurtarıve bizi baba!”

İşte o günlerde sormuştuk Demirel’e, kurtarıcılığına bir kere daha inandırmışken. Ama neden o zaman kurtarmadınız?

Cevabında kendini özetliyordu Demirel.

“Kurtlara ver bizi baba, diye anlamıştım!”

Duyduğunda herkesi gülümseten bu esprimi hatırlama sebebim biraz acıdır; insanım diyenin içini acıtır.

Sosyal medyada, Akit Gazetesi’nin 27 Ekim 2019 tarihli nüshasında, Ali Karahasanoğlu’nun “Şehid üzerinden, FETÖ aklaması yapan sırtlanlar” yazısını okuyunca, hayvanlar aleminden verilen sırtlan örneğini yakıştıramadık; iktidarın basın aynasındaki akislerinden, Akit yazarlarına.. Savunma, haysiyeti olan kelimelerden alır gücünü, diye bildiğimizden..

Bahis mevzuu o yazarın ilk dört cümlesi aynen şöyle:

“Ağrı’da bir askerimiz, şehid..

Adı Zekeriye Altunok..

Daha önce polis imiş.

KHK ile ihraç edilmiş.”

Bir varmış, bir yokmuş diye başlayan masallarımızın miş’li geçmiş zaman dilini böyle kullanarak bir küçümseme algısı yaptığının belki de farkında değil.

Devamı da var, hukuk okumuşluğuyla da maruf yazarın miş’li diyeceklerinin..

“16 ay tutuklu”ymuş. “Tahliye olmuş.” “Aklanmış” “Askere gitmiş” Nedeni de önemli: “Vatani görevini ifa için”..

Sonrası herkesin malumu: PKK’nın attığı roket ile şehid olmuş. PKK’ya ait roketlerin müttefikimiz ABD’nin hediyesi olduğunu bilmemiz hiç önemli değil.

Öyle ya da böyle, şu ya da bu kelimelerle, veya hal lisanıyla üzüntülerini belli eden herkes, yazar beye göre “Konuyu istismar etti” olmuş. Hem de “Şehide sahip çıkıyormuş gibi yaparak…”

Konuyu görüyor musunuz konuyu?

Nihayeti şehadet olan mazlum bir hayat..

İktidarın hatalarına hamal arayan yazar beye işte o konu, tüm muhalif partilerin tarihini kafasına göre yazdırmış, hangi milletvekillerinin neler dediğinin kronolojisine kadar..

Kasasına göre de yazdığı satırlarındaki Saadet Partisi’ne iftiralarını, sayfamızı kirletse de tarihe not aldıracağız.

“Birçok ilde belediye başkanlığı seçiminde HDP’lilerin (Şehidi vuran roketi ateşleyen PKK’lıların desteklenmesini istediği HDP’nin) adaylarını çekerek dirsek teması yaptığı Saadet Partililer..”

“Bakınız, Ak partiye kaybettirmek için, HDP ile işbirliği yapan ve onlarla dolaylı ve direkt ittifak yapan İYİ parti yönetimi, Saadet Partisi yönetimi..”

Saraylarda ağırlamalardan, sınırlarda karşılama kucaklaşmalarından, meydanlarda hasret mektupları okutmalara kadar yapılanları alkışcılıkla ranta çevirenlere biz, inkar ettiklerinde hatırlatmasını biliriz. Diğerlerinin de eli kalem tutuyor ve yazabilirler Karahasanoğlu kadar; muhatap alırlarsa eğer..

“Hatta CHP ittifakı ile TBMM’ye giren SP milletvekili Abdulkadir Karaduman,”

Yaşanmış bir yasallığa, bir hukukcu itirazıdır bu. Ne günlere kaldık, ey Gazi Hünkar!

MHP ittifakı ile Meclis’e girersen aferin, CHP ile olmaz... K. Evren çok sevaplarını aldı bunların, “Baraj”ının karşılığında...

CHP lideri Baykal’ın oluru ile Meclis’e girilirse ne demeliyiz sorusunu elbette sormayacağız yazar kişimize, bilemeyebilir.

Lakin şu hatırlatmaları yapmamızdan fayda umarız: MSP’nin CHP ile koalisyonunda, Türkiye Kıbrıs’ı aldı. Mektubu tartışılan ABD’ye “Haşhaş” resti çekildi.

CHP’nin olduğu bir  Türkiye’de yaşadığının farkında olmasını istediğimiz yazar kişi bey, Abdulkadir Karaduman’ın, Şehid Zekeriya Altunok’u şöyle anlatmasına da üzülmüş olmalı. “Bu KHK ile ihraç edilen, terörist ilan edilecek kadar tehlikeli, şehid olacak kadar vatansever...”

Sapla samanın, at izinin it izine nasıl karıştırıldığını anlamak isteyenler internet imkanlarından faydalanarak bulsun ve okusunlar isteriz, adresini verdiğimiz ve analiz etme şerefini bahşettiğimiz o yazıyı.

Gerçeğin peşinde olmak iddiası da var yazarda.

“Ben gerçeği anlatayım” diyor. “Çarpıtılan bilgilerin gerçeğini anlatayım” diyor.

“Tayyip Erdoğan’ın – Allah bizi affetsin, milletimiz bizi affetsin – diyerek FETÖ’ye karşı aldandığını itiraf ettiği gibi...”

Bizzat Zekeriya Altun, “Ben hatalıyım, bunlara aldandım” demiş. Anlatmış...

“Devlet, önce anlatılanları dikkate almamış. Sonra, aynen Tayyip Erdoğan’ın – Aldandım  demesindeki  samimiyetin... Zekeriya Altun’un sözlerinde de olduğunu tespit edip...”

Bu örneklendirme, insanın tüylerini ayağa kaldıran hatalı bir kıyası içeriyor. Duyunca insanın içi eriyor.

FETÖ’ye karşı aldandığını itiraf eden, tüm kurumların emrinde olduğu ve onlara yasalardan aldığı güçle hükmeden, Devletin başı diye de anılan bir makam sahibi ile bir polis memurunun hatalarını birbirine yakın görmek, hangi hukuk mantığı ile bir hukukcuda savunma cümlesi olabilir? Az gelmeseydi el insaf derdik...

İslam dininden kural bularak, hapis günlerine kudsiyet yüklemesi de yapan yazar beyin, devlete çağrısıda var. Yapılmasını istediklerini bir bir saydıktan sonra “Çocukları en güzel okullarda devlet imkanları ile okutulsun” diyor. Yetimlerimiz diyememesi de klinik vak’a kategorisindeki bir satırdır.

Bu Vatanda FETÖ’ye hiç aldanmayanların ve hatta onlarla birlikte Beyazıd meydanlarında bayrak açanlarla da ölümüne mücadele edenlerin varlığı mıdır acaba, yazar kişilerin, bir gün utanacaklarına inandığımız böyle yazılar yazmasına sebep...?

“Zekeriye Altunok üzerinden, bugün dahi Pensilvanya’dan emir alan FETÖ’cü hainleri aklamaya çalışan sırtlanlara..”

Bu ülkenin kurtları, çakalları, tilkileri vardır ve olacaktır. Lakin sırtlanları yoktur. Aynalı galerilerde, akıllara düşecek ve “konu”lu yazılarda örnek yapılacak kadar dahi..

Demirel’li misalimizde canlı şahit oldu milletimiz buna. Kurtlara verildik bir o yandan, bir bu yandan. Çakallara geldiğinde sıra, kimimiz kasetlerle neşe buldu, kimimiz çıktı kavağa.. Tilkilerde aldı paylarını sonra, müsaitlerle ortaklık yaparak, yağmurlarda beraber ıslanarak..

“Peygamber ismi verilen o polis” tanımıyla yağcı esnaflığını tescil ettiren yazar insana, adı “Murat” olsaydı, “Muradına erdi, biz çıkalım kerevetine” diye mi yazacaktın sorumuz da var.

Adı “öksüz”müş, ya arkalı olsaydı

Haberi AKP’de sabah olmuş vezninde okudum Sabah Gazetesi’nden: “FETÖ imamı itirafçı olup anlattı: Adil Öksüz’ü ben sakladım.”

Bir Muvaffakiyetin  duyurulmasıdır bu. FETÖ imamı sıfatlı biri konuşturulmuş ve ondan Adil Öksüz’ü sakladığı öğrenilmiş.

15 Temmuz’da, Akıncı Hava Üssünde arsa bakarken yakalanan ve fakat o ihanet gecesi sonrasında serbest bırakılan Adil Öksüz ünlendiriliyor yine, bir başarı hikayesi arkasında.

Hemen peşine düşülüp İstanbul’a komşu illerin topraklarındaki çalı diplerinin  didik didik arandığı o günlerde, itirafçı imam, Üsküdar Bulgurlu’da bir evde onunla görüştüğünün bilgisini vermiş. Verdiği tarih ise 15 Temmuz’un 3 gün sonrasıymış.

Adil Öksüz’ü 9 gün evinde saklayan, ihtiyaçlarını karşılayan, haberleşme araçlarını temin eden, ziyaretçileriyle görüştüren ve şimdi itirafçı oldu denilen kişi, yani sıradan olmasın bir önem atfedilsin denilerek imam sıfatı da yakıştırılan o FETÖ insanı, yatakcılık yaptığını korumaktan da geri durmamış.

Yazışmalar yapması için onun istediği elektronik aleti Aksaray semtinden getiriyor ama, ne yazdığını ve kime yazdığını ne görüyor, ne de merak ediyor.

Televizyon seyretmediğini ve kendisiyle konuşmadığını söylemesiyle, bir çeşit susma hakkı kullanan itirafçı, “Arapça bir dua kitabı okuyordu” da demiş.

Arapça olduğunu bilmek, dua kitabı olduğunu bilmek, onun “keşiş” gibi düşünülmesinin sağlanmasına mı yöneliktir? İmam sıfatındaki bir FETÖ elemanı dua kitaplarına adını bilmeyecek kadar mı yabancıdır? Yoksa nerden alındığı veya ona nasıl verildiği bilgisi atlanılan o kitap, bir şifreleme atlası mı idi?

İtirafçı olup anlattı diye AKP medyasında haber yapılan FETÖ kişisi, 3-4 gün sonra, 2. yahut 3. gün gibi net olmayan tarihlerle, camı filmli araçla, Avrupa yakasına geçtiğini kaçak hainin, ancak şimdi söylüyorsa, Mobese ve yakın işyerlerinin saklanan ve korunan kamera kayıtları ile doğrulansa dahi, bir yanıltma olamaz mı? Dikkatler Avrupa yakasına çekilirken.

İşte bu noktada itiraz edebilir, aranan yakalanmadı ama yakınında birine ulaşıldı başarısını bizimle paylaşan AKP medyasının bordroluları.. Nasreddin Hoca’mızın tavşan yahnisinin suyunun suyu fıkrası bu topraklarda ünlüdür hani.

Evet, onlar bizi yanıltmaya çalışırlarken, biz de ya öyle mi, hayretimizle inanmış gibi yaparak, yani haberi böyle yazarak kandıracağız onları. Böylece hata yapmalarını kolaylaştıracağız, diyebilirler.

Bizim inanıp inanmadığımız değildir, konuşulmasını istediğmiz asıl mesele. Şu soruya cevap bulmak mesela: Adil Öksüz 15 Temmuz’da bırakılmasaydı, kaçmasına izin verilmeseydi, göz yumulmasaydı bugün yapılan “15 Temmuz hain darbe kalkışmasının 1 numarası kaçak Adil Öksüz…” haberine kadar yüzlerce yahut mesela ikiyüzonyedi adet haber yapılamayacağına/yazılamayacağına göre, nasıl dolacaktı gazetelerin o alanları?

Suç hissedarları yatakçı FETÖ kişilerinden birkaç tanesini itirafçı yapmak cabasıyla yetinelim mi?

“Kalkışma” diyen şehid demiyor gayri

Ondan bahsettiğimiz en son yazıda Binali Yıldırım AKP hükumeti Başbakanı iken, 15 Temmuz’u “Bir kalkışma var” şeklinde bilmişti, cümlesini kullanmıştık.

“Kalkışma”nın izahatını yapmış Konya’da partisine bağlı saydığı gençlere.

15 Temmuz’un ilk akşamında tünellerde koşuştururken “Kalkışma” dediği anı da gösterselerdi dev ekranlarda yahut perdeye aksettirselerdi.. İmkanları vardı, hem de sadece kulaklara yaptığı inandırma çalışmalarına gözlerden de destek alırdı sayın Binali bey.

“Kalkışma” demeden önce,

Çok hızlı saha araştırması yaptıklarını..

Güvenlik ile ilgili birimlerdeki tüm görevlilerle konuştuklarını..

CB ile muhaberatta, “Kalkışma” kelimesinde mutabık kalındığını..

Anlatmış, anlatmış..

“Kalkışma” bu. Rastgele seçilmiş bir kelime olabilir mi, seçilmiş insanlarca kullanıldığında? Benim neslim “gelişigüzel” derdi, bizden öncekilerin “Lalettayin” dediği rastgelelik olsaydı, gecenin ilerleyen saatlerinde işin seyrini değiştirecek anahtar kelimeyi nerde arayacaktık?

Sayın Binali Yıldırım’ın “Gecenin ilerleyen saatlerinde” dediği vakte kadar, kaç şehid vermiştik meydanlarda, belediye önlerinde, köprü üstlerinde? Rakamları konuşturmayı seven mühendis Binali Yıldırım’da, sorulmamış olsa da cevap yok. O sadece kelimesinin gücü aşkına oldu herşey sanıyor. Bun sanıyı da gençler gerçek sanıyor. Soru sorma kabiliyetinden habersiz gençliğim eyvah!

“Darbe lafını kullanmadık. Işin boyutunu küçülttük.”

“Birliklerin başındaki komutanlar bu darbe değilmiş, bir kalkışmaymış dediler.”

O 15 Temmuz gecesi, 250 şehid, günün Başbakanı’nca boyutu küçültülmüş “Kalkışma”ya dur diyorken, hazarda ve seferde savunma görevi yüklenenlerimizin “darbe” ile “kalkışma” arasında tercih kullandıkları gibi bir intiba verilmesine, hele bu saatten sonra hiç gerek yoktu ama, maksat sadece biz kurtardık’ın tasdikini istemek olunca..

Sayın Binali Yıldırım, gençlere 15 Temmuz’u böyle anlatırken, “Kalkışma” kelimesini keşfetmeden önce “Valilerle, emniyet müdürleriyle, güvenlikle ilgili tüm birimlerle konuştuk” dediğinde, sadece bir tanesi ayağa kalkıp şöyle bir soru sorsaydı, var dedikleri AKP’ye bağlı o gençlik için de bir ümit ışığı olacaktı içimizde.

“O valilerden, emniyet müdürlerinden, güvenlik birimcilerinden 15 Temmuz’dan sonra görevden almadığınız kimse oldu mu? O günden bugüne AKP iktidarı sürüyorken, onlardan biri aynı görevin veya eşdeğer bir görevin sorumlusu mu?”

İçinde, yarusunu kucaklamış babalar olan 250 şehidi “Hamd olsun, milletimiz canı pahasına bu alçaklara geçit vermedi, bayrağımız inmedi, ezanlarımız dinmedi” kafiyeli son cümlesiyle andığına ve anlattığına inandığımız Binali Yıldırım’a cevabı 20 yıldır belli “Kimi örnek aldınız? Hangi siyasetçiye hayransınız?” gibi sorulardan önce bir sual daha vardı yöneltilecek.

Bu anlattığınız 15 Temmuz’daki kahramanlığınızı, neden 16 Temmuz’da uydurulan bir çarşaflı kadınla başbakanlık makamında, onu göğsünüze yaslayarak “Erzincan’daki İsmet Paşa” pozlarıyla süslemek, taçlandırmak istemiştiniz?

Milletin makus talihini yenen kahraman diye kayda geçirtilene inandığınızdan ve ona öykünmek aşkıyla yandığınızdan mı? Yoksa nasıl akıl edecekti, yönlendiren reklam şirketleriniz böyle senaryoları..

Takımından belli olur bir şair

Nuri Pakdil’i İsmail Kıllıoğlu hoca’m yazdı, Fatih Yılmaz yazdı, karşı komşum Cafer Keklikci yazdı, Adnan Öksüz yazdı ve güzel yazdılar.

Bir Güneydoğu şehrimizin MSP mitinginde, rahmetli Erbakan Hoca’mızdan önce il başkanımızın hitap etmesini ister takdimcimiz. Kürsüye gelen o il başkanımızı, kimliğini bilmesem de hep sevmişimdir. Alır mikrofonu eline ve şunları söyleyerek geçer yerine: Hatadır, hatadır! Burda Erbakan gibi bir alim varken, benim konuşmam hatadır!

Yukarıya adlarını yazdığım gazetemizin güzide yazarları ve hele onunla çok zamanlar birlikte olmuş, İsmail Kıllıoğlu hoca’m varken ve rahmetli Nuri Pakdil’le bir tanışıklıkları, bir kucaklaşmaları, hatıraları ve analizleri yazılarında kayda geçmişken, ben ne anlatabilirdim?

Güneydoğu’muzun bir ilinin o mümtaz başkanı kadar cesur değilim ve ben de yazıyorum buraya, Nuri Pakdil üstadımızı.

Alsam da, okumakta çok zorlandığım “Edebiyat dergisi” yazılarından ziyade, şair Hasan Fehmi Ulus’un, Mustafa Özdamar’ın evindeki sohbetlerimizde anlattıklarından bildim Nuri Pakdil’i. “Fenerbahçe şiirdir” demesine ben de sevinmiştim sayın Ulus gibi.

Nuri Pakdil üstadın bu tesbitini hiç kimse, fikstürdeki diğer takımların taraftarlıklarıyla mukayese etmesin.

Gelecekten bir haberdi. Fenerbahçe’nin 3 Temmuz destanını yazacağının şairce haykırılışı idi. Bilenler bilir; bilmeyenlere vefatı dolayısıyla anlatmış olalım. Zira şiir, istiklal demektir, istikbal demektir.

O günlerin “lisan” tartışmalarında tercihini sağ yarımkürede “uydurukça” diye tanımlanan TDK üretimleri lehinde kullanmasını anlayamazdık, dergilerindeki yazılarını da anlayamadığımız gibi.

Hala yürürlükte mi bilmem, “Tecimsel” ve bana ini olan dev çağrışımı yaptıran “Devinim” gibi çok kullandıkları kelimeler? Sol edebayatçılarla yarıştılar. Onlardan daha canlı kullandılar sözcüklerini..

“Ben bildiğim lisanla yazarım. Sonra yazdığım kelimeleri TDK sözlüğüne bakarak sözcüke çeviririm”. Melih Cevdet diye kalmış aklımda, ana dilinden kaçışını böyle anlatanın kim olduğu.

Aynı ızdırabı sayın Ulus’ta seslendirmişti, o sohbet gecelerimizin birinde. Birkaç tane sözcüğü peşpeşe sayarak, Nuri ağabey artık kullanmıyor bunları demişti. Söz söyleme sırasının bana geldiğini galiba önemsememişti. Fakat veda vaktine kadar güldüler benim izahımdaki ihtimale.

“O da insan. Unutmuş olmalı.. Onca sözcüğü ezberlemek kolay mı?”

Okumaya en iştahlı çağımda okuyamadığım Nuri Pakdil üstadımıza, rahmet olsun!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?