Reklamı Kapat

Zil sesi…

Eğitim meselesini nasıl ele almalıyız? Eğitimi, öğretimi sadece diploma almaya mı odaklamalıyız, ki bugün onu yapmaktayız, yoksa insan yetiştirme gibi zoru bir yolu mu tercih etmeliyiz? Gerçi hemen her konuda günü kurtarmak ve kısa yoldan netice almaya çalışmak gibi hasletlerimiz varken ikinci yolu seçmemiz zor görünüyor.

İlkini tercih ediyoruz ve ondan sonra da “şu kadar üniversite açtık”, “5 yıldızlı okullarımız var” gibi övünç cümleleri kurabiliyoruz. Halbuki insan yetiştirmek ve bu insanları hayata hazırlarken zamanı gelince de “hayata kazandırmak”, yani uygun bir şekilde istihdam etmemiz de gerekiyor. Bugün, 15-24 yaş arasındaki işsizlik, yani genç işsizliği resmi rakamla bile yüzde 27 olduysa, bunda daralan ekonomi kadar, plansız, öngörüsüz, amaca hizmet etmeyen eğitim politikalarının da payı var. Bu tespiti yapmayı unutunca eğitimi diploma veren bir mekanizmadan ileriye götüremiyor.

Demek ki hem nitelikli eğitim veremiyoruz, hem de insanları 4 sene boyunca (herhangi bir amaca hizmet edip etmediğine bakmaksızın) “oyalıyoruz”. Eğitimini gördüğü alanda herhangi bir iş imkanı ve gelişme fırsatı olmayan binlerce insanın sadece işsizliğini “ertelemiş oluyoruz”.

Tabii eğitim meselesi, sadece işsizlikle ilintili değil ve olamaz da. İnsan yetiştirmenin ne derece çetrefil ve ince ayar isteyen bir iş olduğunu, üzerine iyi kafa yorulması gerektiğini, dünden bugüne, akşamdan sabaha “sistem” değiştirerek bunun başarılamayacağını bunca deneyime rağmen öğrenememiş olmamız da başlı başına bir sorun tabi. Eğitim sistemine bakışımızı, sınav isimlerini veya sayılarını değiştirmek, zil sesi veya okul kıyafetlerini yenilemek gibi noktalara indirgeyince, ortaya çıkan netice de her açıdan sorunlu oluyor haliyle.

Öncelikle şunun üzerinde düşünmek gerek belki de. Eğitim gibi bir meselede kendi sorunumuza yönelik bir çözüm üretmemiz gerekiyor. “Dünyada çok bilinen, meşhur olan bir sistemi alıp uygulayalım, kesin başarılı oluruz” yaklaşımı hem fazlasıyla yüzeysel hem de fazlasıyla kolaycı… Bugün Amerikan sistemi diye pompalanan birtakım eğitim öğretim metodlarının cazibesine kapılan günümüz ana babaları, “çocuk yetiştiriyoruz” diye çocuklarını terbiye bile edemeyebiliyor. Bir düşünün; Amerikan “X” metoduyla öğrenim gören anaokulu bebesi, yeme içme saatine kendisi karar veriyor mesela. Okul dediğimiz, çocuğu disipline etmesi ve toplumsal yaşantıya alıştırması gereken bir yerken, çocuk daha ilk baştan “kendi kararlarını verme” diye disiplinden uzaklaşmıyor mu bu sistemde? Disiplin olmayan bir eğitim öğretim faaliyetinin sıhhatinden nasıl bahsedilebilir? Hele ki, kültürü, geleneği, zihniyeti vs Türk toplumuyla hiçbir şekilde benzeşmeyen, hatta belki de çatışan Batı örneklerini “kopyala yapıştır” yaparak kimi, nasıl eğitebilirsiniz?

Lise yıllarımı 90’ların başında geçirmiştim ve o dönemde öğretmen-öğrenci ilişkisinde bir ağırbaşlılık ve korku temelli bile olsa bir saygı hali vardı. Nadiren de olsa öğretmenlerin öğrencilere yönelik şiddet eylemleri de vardı. Elbette ki bu tasvip edilesi bir durum değildir. Ancak öğretmenin ve öğrencinin rollerinin net olduğu, korku temeline oturtulsa da saygının geçerli olduğu bir durum vardı. Kılık kıyafet, saç sakal kuralları hiçbir öğrencinin hoşuna gitmese de bir “disiplin” olduğunu belirliyordu.

Bugün ortaokul, lise hatta üniversite öğrencilerinin şekli şemali, konuşmaları, oturup kalkmaları, tavırları, en başta bir “disiplinsizlik”, “başıbozukluk” halini yansıtıyor. Başlarında esen kavak yellerine rağmen gençliğin verdiği cevvallik, ataklık, masumluk yerine bir mıymıntılık, patavatsızlık, ukalalalık, saygısızlık hali, bu laçkalık manzarasını tamamlıyor. Belli ki gençler eğitilemiyor ve belki de tam tersi yönde eğitiliyor! Uçarılık ile ahmaklık arasında gidip gelen, gerçeğe dair hiçbir fikri ve merakım olmayan, toplumun ahlaki sinir uçlarını bile kavrayamayan, ne yapacağına dair hiçbir fikri olmayan bir kitleyi diploma verip sokağa salmayı “eğitim” olarak adlandırıyoruz sanki.

Ders sırasında eblehçe hareketler yapıp dans eden ve ahmakça sırıtan tipler bu sistemin ürünüdür. Bunun önüne geçmek ise zil sesi değiştirmekle, öğretmenin elini kolunu bağlayıp “serbestlik” adı altında yozlaşmayı, seviyesizliği teşvik etmekle olmaz. Bu kafayla, değişen zil sesleri ancak dans eden yitik nesillerin fon müziği olacaktır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Burak Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?