Reklamı Kapat

Milli Gazete “korkma”maktır

Millî Gazete okumak, Millî Gazete’yle olmak tadını, zevkini, hazzını, kalitesini ve farkını anlatacağımız bir analizimizdir şimdi okuyacağınız, hem de iki örnekli...

“Hormonsuz hocaya ihtiyaç var” diyor 23 Ekim 2019 tarihli yazısında Mahmut Toptaş Hoca.

Giriş kısmını alıyor ve misalime dayanarak yapıyorum, her Millî Gazete okuyucusunun hazmettiği ve beyninde şimşekler çakmasına sebep o yazının.

“12 Eylül 1980 darbesinde iki yıl işkence gören bir dostumu ziyarete gittiğimde, “Mahmut hoca, bundan sonra yedi yaşından aşağıdakilerle ilgilen. İşkence gören bizlerden hayır gelmez.

Bizim yediğimiz dayağı duyanlarla da yola gidilmez.

Korku iliklere işlendi demişti.

“Akıllı olmak lazım.”

“Yakayı ele vermeden.”

“Tedbirli olmalı.”

“Saman altından su yürüteceksin” duvarlarını kendi üzerlerimize  ördük ve o sığınakta, İslam adıyla Batı’nın bütün pisliklerini körpe beyinlere enjekte ettik ve etmeye devam ediyoruz.”

Bir belge ararken kütüphanede, karşıma çıkınca hatırladığım bir “Yeni Asya” manşetini telefonuma kaydetmiştim. Aynen koyuyorum buraya.

Rahmetli Emrullah Tataroğlu’nun, çalışmaları sırasında vefat ettiği seçimin “Sivas zaferi” payından Meclis’e gelmiş ve daha ilk günden 3 milletvekilli MHP’ye gönlünü ve kendini kaptırmış birinin itirazının haksızlığını ve bir gazetenin bu başkaldırmayı manşet yapma hatasını ifşa ederek, korkuların işkencehanelerin ötesinde de işleneceğine dair bir vesika olsun istedik.

O yılın Mayıs başında, MHP’lilerce kutlanan ve şimdi unutulan bir geceye, Türkeş’in refakatinde katılan o milletvekili takdim edildiğinde, Türkeş’ten fazla alkış aldığının bizzat şahidi olmuştum. Halbuki kaydı MSP’de idi.

Artı bir milletvekilini seçim harici de olsa partilerinde görmek istemelerini, çok milletvekilli parti olma hayallerine bir basamak sayan alkışlayıcı o seçmen, o taban, kurt gönüllü o genç insanlar, yaşlılık hallerinde gördüler, ya Ecevit’e, ya desteksiz atarak iktidar olan ve fakat desteksiz duramayan AKP’ye ancak yaradıklarını, onlara yararlı olduklarını...

O kutlama gecesi orda olan, Türkeş’in basın bildirilerini dağıtmakla görevli ve “okuyan” sıfatlı MHP insanının, ANAP’ta 4 eğilimin götürmelerinden sonra bir solcu partide soluklanırken, bir tv programında, konu ettiğimiz ve sıfatı emekli albay olan o kişiyi, binbaşı diye takdim ederek, MHP’ye sokulmuş bir ajandı tanımlaması önemsenmemeli. Hayatları istikrara hasretse, tespitlerinde de isabet olmaz.

Ki bizim maksadımız, korkuların iliklere işleme hallerine, üç yıldızlı örnek sayılacak şöyle–böyle gazetelerin manşetini konuşmaktır. Figuranların halini değil...

“450 milletvekili alsa da ertesi günü MSP kapatılır!”

Meclis’e, ülkesine diğer siyasi partilerden daha iyi, daha güzel, daha doğru ve daha dürüstçe hizmet edeceğine inandığı bir partiden, demokratik bir yolla seçilip mücadeleye gelmiş bir milletvekili, bu inanışta olduğu müddetçe, ne kendisine, ne partisine, ne seçmenine, ne seçmeni olmayanlara faydasızlığı değil de, partisini ihbarı manşete atılıyor, kapatılmasına ferman hazırlansın havasıyla.

Vereceğimiz cevapta, o milletvekilinin etinden, sütünden ve kelamından özel fayda uman, bekleyen kanalların ve odakların yalın halleri resmen ve alenen belli olacaktır.

Manşetçi gazete değil ilk göstereceğimiz. Nihayetinde onlar da mefuldür, kullanılandır.

“450 milletvekili alsa da...”

Yani Meclis’in tamamını alsa, Türkiye’de demokratik bir seçimin sonucunu değerlendiren ve hayata geçip geçmemesine karar veren birilerinin, varlıklarının ve hakimiyetlerinin kabul gördüğü bir sistem vardır; iftirasına bu manşetten daha verimli bir malzeme akıl edilebilinir mi?

“450 milletvekili alsa da MSP ertesi günü kapatılır” demeci, yaşadıklarımızla birlikte düşünülünce, 28 Şubat’ta, kartel medyasının bir tv kanalında icra edilen “Gitsinler, gitsinler!” hainliğinin paraleli olduğu görülür.

Milli Görüş’e muhalif ve antidemokrat bazı gazetelerin, siz MSP’yi kapatırsanız, biz itiraz etmeyiz, bilakis memnun oluruz deklaresinin altında gizlenmiş bir cemaat gücünün, 28 Şubat’larda, bir başka Şubat’larda, Aralık’larda ve bir yaz Temmuz’undaki kanlı ihanetlerine kıyıdan–köşeden, kapıdan–bacadan hisseli edilemeseler de resmen, inkâra durmaları şimdi çok zordur.

O milletvekiline öyle konuş denmişse, bazı gazetelere de şöyle–böyle manşet at diyenler mutlaka vardır demek, sanıldığı kadar güç olmasa da gerek.

Hangi sebep gösterilecek de, hangi suçlama yapılacak da, dahası bir partiye 450 milletvekilinin hepsini veren insanlarımızı karşısına alma cesaretini kim ve hangi kurum gösterecek de işaret edilen parti kapatılacak, sorularını akıllara düşürmeyen ve içinde kendi hitap ettiklerinin, kendi okuyucularının da oyu olacak bir gazetenin bu manşeti, Millî Gazete’nin varlığının ve mücadelesinin hak olduğunun ispatıdır, delilidir, belgesidir.

Sırada ikinci örneğimiz var.

Aynı günün Millî Gazete’sindeki, “Erbakan Hoca’ya kurulmak istenen tuzak” makalesiyle konuğumuz Adnan Öksüz’dür.

“O gün sınıfta bir gariplik vardı, bir tuhaf hava sıradan sıraya dolaşıyordu!” cümlesiyle giriş yaparak 1970 yılının İTÜ’sündeki bir sınıfta olanların ayrıntılarını paylaştığı fıkrasında Adnan Öksüz, başlığa koyduğu kanaatini de aksettirmiş.

“O günün ‘iri’ gazetelerinden biri, o yıllarda aktif siyasete yeni girmiş olan Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocanın neredeyse tam sayfa fotoğrafını 1. sayfasından girmişti. Erbakan Hoca, kolları sığanmış şekilde abdest alırken bir çeşme başında gizlice fotoğraflanmış, sanki abdest almak suçmuş, kabahatmiş gibi o ‘iri’ gazeteye haber olmuştu!”

“İri” gazeteden kasıt, Türk medyasının amiral gemisi sıfatıyla şişirilen ve etkinliği artırılmak istenen yarı resmi Simavi gazetesi ise, ne tesadüftür ki, bugün sayfamızda onun düştüğü AKP’li hallerini sunacağız bir başka yazımızda. Rastgeliyor işte.

“Gizlice fotoğraflanmış”lıka itirazımızı belirtelim önce. Abdest almanın gizlilikle alakası olmayan bir ibadet olması bir yana, ki camilerden önce şadırvanları gelir, Erbakan Hoca’mız da hayatının her safhasında ibadetlerinde cemaat olmuştur.

Adnan Öksüz’ün anlatmak istediği husus belli elbette. Abdest alma fotoğrafıyla Necmettin Erbakan farklı vurgulanacak, bir sonraki gün “rahatsız laikler” cephesi genişletilerek “laikler rahatsız” manşeti atılacak ve on yıldır bekleyen ihtilalcilere yol verilecek.

Ve böylece Demirel’in meydanlarda oy isterken “Bu ülkede herkesin göğsünü gere gere Müslümanım deme hakları vardır” tanımına soktukları, sadece ve sade seçmen olarak bırakılacaklardır.

Erbakan Hoca’ya kurulmak istenen tuzağın bir detayı da budur.

O “iri” mevkutenin, gizlice fotoğraflayıp haber yaptığı bir olayı, ayrıntılarını yazmayı sonraya bırakarak, hatırlatmak istiyoruz.

Ünlü Fransız politikacısı Le Pen, Türkiye’ye gelir ve sadece Altınoluk’ta mukim Erbakan Hoca’yla bir görüşme yapar. Açık ve alenen yapılan bir ziyarettir bu.

İşte bu ziyareti ve görüşmeyi tespit eden o “iri” gazetenin şimdilerde modelliğe soyunan baş sorumlusu, haberi, içinde Le Pen olduğu için Fransızlara satmayı dener; Türk okurlarına da büyük olay yapıyoruz mantığıyla duyurarak...

Allah Allah der Fransız medyası. İki siyasetçi görüşmüş. Ne var bunda? Sizin orda insanlar birbiriyle görüşecek kadar hür değiller mi?

Bu kıç üstü oturma hallerini nasıl duyuracaklardı? Haberin kaynağında Erbakan olduğundan cazip bulmadılar gibi kıvırmalarla yetinmişlerdi.

Aslında para kazanamamak değildi bu haberde onlara dert olan. Fransız politikacısı Le Pen, Fransa hayranı olup ve onların tüm kanunlarını aktarmak isteyen politikacılarla sohbeti değil de, Erbakan’ı tercih etmiş olmasaydı misafirlik için...

Sosyologların, ırkçı tanımı yakıştırılan Le Pen’in, Erbakan’la görüşmesinden sonra, müspet değişimler göstermiştir şeklinde yazacakları değerlendirilmelerinin de bir gün okunacağına inanırken, Erbakan Hoca’nın şahsına, partisine, hükümetine ve bu ülkeye hizmet aşkına ve görevine karşı tezgahlanan 28 Şubat haçlılığına taş döşemelerin ilklerinden birinin kayda alındığı Adnan Öksüz yazısı da en başta ilan ettiğimiz Millî Gazete’li olmak farkının bir kere daha tescili olsun.

Şubat 1977’de Büyük Gazete’ye konulan bu resim, MHP’li yapılan kişinin arzusunu hedefleri, gayeleri, amaçları ve varlık sebepleri sayan gazeteye ve abdestli resim basan “iri” gazeteye verilen bir cevap olsun. Teşekkür o Konyalılara...

Aradığı maneviyatı bir oto’da bulmuş

Kusura bakmayın. İnönü güzellemesi yaptıklarında yerimde duramıyorum. Hepsine bir ben mi yetişeceğim demeden, bildiklerimi belgeleriyle bir daha bir daha yazarak karınca kaderince karşılık vermeye çalışıyorum. Şimdi yazacağım gibi...

Yılmaz Özdil, 23 Ekim 2019 tarihli Sözcü Gazetesi’ndeki köşesinde, Devletimize resmi ziyaret yapan ilk ABD Başkanının Eisenhower olduğunu, İsmet İnönü’yü hiç sevmediğini başta vurgulayarak yazmış. Elbette sebebini de... İkinci dünya Savaşı’na girmememize kızması imiş. Üstelik edebiyat parçalayarak belli etmiş bunu: Türk ordusunu Almanlara karşı seyretmek isterdim.

Onun adına uydurulan bu arzu, ABD’yi rejisör olarak düşündüklerinden ve kabul ettiklerindendir. Yani diyor ki sayın Özdil, mağlup Almanya’ya savaş ilan eden İnönü’yü siz de bilmeyin.

Bir ABD Başkanı, hem de başkanlığından önceki zamanlarda Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olmuş İnönü’yü niçin sevmemiş olabilir? Benden önce doğdu, benden sonra ölecek, gibi bir gerekçesi de bilinmiyorsa...

Menderes ve Bayar’ı sevmesine NATO dersin, Kore dersin, inandırırsın da, İnönü’yü sevmemesine gerekçesi ne olabilir, Halkçıların da “Welcome İKE” diye karışladıkları ABD Başkanı’nın.

Özdil’lerin mantığına göre, Normandiya çıkarmasını yaparken komuta ettiği bir milyon askerin içinde Türklerin olmaması ise bu kızgınlığın sebebi, ABD’ye başkan olduğumda ve ABD Başkanı olarak Türkiye’ye vardığımda belli ederim bunu, diye not düşmüş hafızasının intikam sayfasına. Özdil’den iyi mi bileceksiniz. Evet deyin oturun. Yoksa...

Yoksa...

Biri çıkar der ki: İnönü’nün Amerikancı tarihini niçin 1959’dan başlatıyorsunuz?

Eisenhower, İnönü’yü Missouri zırhlısı yüzünden sevmemiş olamaz mı? Çünkü o da bir askerdi ve o da devletine başkan olmuştu; tıpı İnönü gibi...

Türkiye tarihini Kurtuluş Savaşı dahil iyi bildiğini, Türk milletine şahsi sempatisinin olabileceğini kabul edersek, adı İnönü olan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın, “Rusya bizden Kars’ı, Ardahan’ı istiyor” korkusunu yaygınlaştırarak, Eisenhower’in de başkan olacağı ABD’den Missouri zırhlısının ziyaretine, büyükelçisinin vefatını bahane ederek yaldızlı davetiye çıkarmasına bozulmak, hazmedememek neden yakıştırılmaz Eisenhower’e? Başkanlığın ve Cumhurbaşkanlığının ne demek olduğunu anlamaması söz konusu da değilse...

Eisenhower’in ziyaretine yazılan hoşgeldinleri Türk basınının yalakalığı diye sıfatlandıran Özdil, Missouri zırhlısının askerlerine nelerimizi peşkeş çektiğimizi, hangi semtlerimizi onların olduğu günler boyunca Türklere yasakladığımızı biliyor ve duymuş ise, şimdi niçin saklıyor? Yoksa o da İnönü günlerinin yalaka basınından mı düştü buralara?

Bir ABD Başkanını resmi bir ziyaret dolayısıyla törenle karşılasan, kaldırımlara çocuk dizsen, caddelere tak yapsan, bir özel otomobile bindirsen ve yine törenle uğurlasan, devletin iki gününü alır en çok.

Fakat İnönü çağırmalı Missouri zırhlısının kaybettirdiklerinin dökümü hâlâ tam hesap edilmiş değil Özdil bey. Sizin, İnönü tarihinden bunu saklama girişiminiz de dahil değildir muhasebe dökümlerine.

Eisenhower’in bindirildiği 1934 model Lincoln marka otomobilin Atatürk’e ait olduğunu, onun tarafından kullanıldığını, Anıtkabir’de muhafaza edildiğini ve İnönü’nün hiç binmediği bilgisine de ulaşmış bir yerlerden sayın Özdil. Ki bunları da yazmış. Akıllarda soru oluşturacağına ihtimal vermeyerek...

Biz o sorulardan bir tanesini canlı tutacağız sayfamızda. İnönü o otomobile neden binmemiş? 1934 model, 1940–50 arası için eski sayıldığından mı? Hangi markayı ve hangi modeli tercih ettiğini yazmamış Özdil... İnönü o yıllarda beyaz treninin haricinde yaya gezmeyeceğine ve taksi ile Meclis’e gitti iddiasını ancak bir kere yaşadı ise... Hem Ecevit de yoktu ki yanında, Mercedesleri garaja kilitletti, yerli Reno’yu tercih etti diye yazdırsın Ulus’a, Akis’e filan...

“Manevi değeri nedeniyle, 1938’den sonra İsmet İnönü tarafından kullanılmamıştı.”

Bu ifadeler neyin kutsanmasıdır?

Amerikan üretimi bir otomobilin mi, tercihini başka otomobillerde kullanan İnönü’nün mü?

1 Haziran 1938’de İstanbul sularına getirilen, hayatının sadece 54 gününü onda geçiren Atatürk’ün Savarona’sında manevi değer eksikliği mi vardı da 1950 yılına kadar Cumhurbaşkanlığı yatı olarak kullandı İnönü onu.

Özdil bey, İnönü kalemşörlerinin Savarona’daki hayatlarını konu etsin istemeyiz ama, İnönü tarihine, hatta tam orta yerine Missouri Zırhlısını alsın deriz; hatta “Kadeş Vapuru” rezaletini de...

Mecburuz uzatmaya...

Dolmabahçe Sarayı’nın manevi değeri olmadığından mı, oğullarına tahsis etmişti? Koltuğuna gerine gerine otur 12 sene, Çankaya’sına yerleş... 1934 model araba manevi değerlidir.

İnönü’yü bir gün Özdil’ler de öğrenecektir. O günleri biz de görmek isteriz...

Kendileri “Küçük” ama Onur’ları sığmaz kantara

28 Şubat’ta kameralarıyla ünlenmiş bir gazetede AKP lehine yazılar kaleme almakla görevli bir “Küçük”ün son halinden sosyal medyaya düşenlerle, Türk Basını’nın geldiği noktayı tespit etme yazısıdır bu okuyacağınız.

“Hiç bir ahlaki değerin olmayınca” başlığıyla Hürriyet Gazetesi anlatılmış.

“Bu medya grubunda çalışanların tamamı muhalif ve Erdoğan düşmanıydı. Onurlu olanlar istifa etti, olmayanlar çalışmaya devam ediyor. Kullanışlı olanlar cephede öne sürüldü ve hükümet ne isterse onu yazıyorlar. Çünkü tek gram onurları yok.”

Kelime kelime, satır satır, cümle cümle bakalım anlatılanlara.

“Tamamı muhalif ve Erdoğan düşmanı...”

Hem muhalif, hem düşman denmediğine göre, orda çalışanlar neden iki sınıfa sokulmuştur. Değilse, muhalifliğe, düşmanlık montajından umulan fayda ne?

Karaman fıkrasıdır. Toptaş Hoca’dan duymuştum. Mahallenin imamı sorar, cemaatinden birine: Yeni kiracınla nasılsın? Ev sahibi dertli. Bu soruyu bekliyor gibi cevaplar: Sorma be hocam... Hem Şafi, hem Kürt imiş...

İstifalarıyla onurlu oldukları ilan edilenlere, hepsi katılsa idi çalışanların, madalya mı takacaktı suçlayıcılar, yoksa yeni bir terör çeşidi tanımlaması mı yapacaklardı.

“(Onurlu) Olmayanlar çalışmaya devam ediyor.”

20 yıldır iktidarda olanlar, sözü edilecek çoğunlukta onurlu olmayanlar mı ürettiler? Ve onların çalışma alanlarını sattılar veya imha ettiler de, sahip ve görüş değiştirmesine rağmen işyerleri, kahrolası hanede evlad-ü ıyal var deyip işlerini yapmaya devam mı ediyorlar?

“Kullanışlı olanlar cephede öne sürüldü ve hükümet ne isterse onu yazıyorlar.”

Bir cephe yetmediğinde, sırada bekletilenler için daha kaç cephe açılmıştır?

Bu politik durum, iktidardaki partinin hayali mi idi? Onurlu olmayan sınıfına soktukları gazetecilerle çalışmak... Onları kullanmak, cephelerde öne sürmek... Ne isterlerse onu yazdırmak... Bu nasıl bir hükümet zevkidir?

AKP hükümeti de sözcülüklerini gayri resmi yapan “Küçük” gibi, onları onursuz diye mi biliyor?

O gazetenin AKP’li veya daha olmamış okuyucuları, özel olarak mı arıyordular, hükümet ne isterse onun yazıldığı bir gazeteyi?

O okuyucular, onursuzlarla, bir gazete sayfasında olsa bile, karşılaşmaktan rahatsız olmuyorlarsa, onur, artık önem olmaktan çıktığından mı, yoksa başka ortak yönler mi oluşmuştur.

Hükümetin amacı, ne isterse onun yazıldığı gazeteler ülkesi olalım idiyse, o kadar yandaş etiketiyle süslü gazetelerin neleri eksikti de memnun edemediler? Neden yeni arayışlara girdi patronlar değiştirerek?

“Çünkü tek gram onurları yok!”

Onur, ağırlık ölçüleriyle tartılır mı oldu AKP’nin hükümet günlerinde?

Başkalarında gramla olmayan, sizde kiloyla varsa, tartınızın kaçta kaçı barsak, kaçta kaçı onurdur mesela.

Eyyyy Avrupalılar! Ne der ülkemizi düşürdüğünüz bu hallere, diyerek noktalayalım şimdilik.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?