Reklamı Kapat

Değirmen

Türkiye’nin akut veya kronik birçok sorunu var. Kronik nitelikte olan bazı sorunlar, on yılardır adamakıllı bir çözüme kavuşturulamıyor. Çözmek için gerekli adımlar, ciddi ve köklü adımlar olduğundan, bu sorunlar istendiği gibi çözüme kavuşturulamıyor.

Bu sorunların başında ekonomik meseleler ve işsizlik geliyor. Aslında “sorun” dendiği zaman, meselenin vahameti azalıyor. “Yapısal sorunlar” denince, sokaktaki adamın zihnindeki algı iyice zayıflıyor ve zihinlerde gerçek imaj belirmiyor. Afaki birtakım şeyler ve birtakım rakamların ifade ettiği bir belirsizlik meselenin gerçek halini bozuyor. Halbuki işsizlik elbette ki ekonomik bir sorun, ancak bunun da ötesinde öznesi doğrudan insan olan “özel” bir sorun. Belki de sorun değil de bir bela, bir afet, bir başka şey… Ekonomik veriler bu sorunun niteliğini ortaya koyuyor, ancak insanların gerçek meselesi, yani çektikleri insani sıkıntıyı rakamlarla, verilerle açıklamak mümkün olmuyor. O noktaya bakmak kimsenin aklına gelmiyor. O açıdan birtakım verilerden, sayılardan bahsediliyor ama bilmemiz gereken şu ki; o sayıların, verilerin hepsi bir hayatı temsil ediyor.

İşsiz sayısı, ekonomik sıkıntının, krizin, çalkantının, adına ne derseniz deyin “ekonomik sergüzeşt”in bir neticesi olarak korkunç bir sayıya ulaşmış durumda. Cumhuriyet tarihinin en yüksek rakamına! İşsiz sayısı 4 milyon 596 bin deniyor haberlerde, yanlış bir ifade… 4 milyon 596 bin “kişiye” ulaşmış durumda halbuki. Bahsedilen şey bir emtia, bir nesne, bir istatistiki veri değil çünkü. Her biri hayattan bir beklentisi olan, birtakım hayaller besleyen, aileleri olan, hayatlarını idame ettirmek zorunda olan insanlar.

Böylesi bir rakama ulaşan işsiz sayısının kahve sohbetlerine bile konu olamayacak kadar gündem dışı kalmasını normal karşılamak mümkün değil. İşsizlik oranı da Mayıs’ta yüzde 12,8, Haziran’da yüzde 13 iken, Temmuz’da yüzde 13,9’a çıkmış durumda. İşin enteresan yanı, bütün bu verilerin “resmi veriler” olması ve aynı enflasyon hesaplamasındaki gibi işsizlik hesaplamalarında da “resmi verilerin”, hesaplama yöntemleri itibariyle biraz şüpheyle karşılanması. Ona rağmen bu oranlar yeterince vahim herhalde.

Üretmeden tüketmeye teşvik edilen, inşaat yaparak yani parayı betona gömerek büyüyeceğini sanan, insanlara kredi ve kredi kartları marifetiyle hak etmedikleri bir hayatı yaşamayı salık veren bir ekonomik anlayışın en başlıca neticesi olarak işsizlik rakamlarını görebiliriz. Bir diğer başlıca neticesi de adaletsiz gelir dağılımıdır. “Bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pul” misali dağılan gelirdeki adil olmayan durum, ekonominin tüm dengelerini etkiliyor aslında. Adaletsizliğin olduğu yerde ot bitmiyor.

Yanlış ekonomi politikaları, yanlış eğitim politikalarıyla (veya politikasızlığıyla) birleşince ortaya çıkan manzara korkunç seviyelere ulaşan genç işsizliğidir. Geçen yıla göre 7 puan artışla yüzde 27’yi aşan bir genç işsizliği var önümüzde. 15-24 yaş arası genç insanların dörtte birinden fazlasının işsiz güçsüz olması, daha hayata başlangıç safhasında kendilerine bir rota çizemediklerini gösteriyor. Böylesi bir işsizlik oranı, bu insanların hayata bir yerden tutunamadıklarını, “ekmek tutamadıklarını”, geleceğe dair herhangi bir tasarıda bulunamadıklarını ortaya koyuyor. Hayata “1-0” değil, belki “2-0”, “3-0” yenik başlamaktır bu.

4 senelik bir üniversite okuyanların yüz yüze kaldığım işsizlik manzarası daha da ağır. Üniversite okumak, bir bakıma “işsizliği 4 sene ertelemek” gibi bir hal almış durumda. Yetişmiş insanın hayata karşı olan bu çaresizliği belki çok daha ağır… AVM’lerdeki büyük giyim mağazalarında veya binlerce şubeli zincir marketlerde, kasada fiş keserek, raftaki bluzları katlayarak, depodan mal çekerek hayata tutunmaya çalışan birçok üniversite mezunu olduğunu görmezden gelmeye çalışsak da görüyoruz. Bu kabul edilebilir bir durum değildir!

Herhangi bir işi küçümsemek değil mesele, ki öyle bir şey söz konusu bile olamaz, olmamalı da… Ancak üniversite okumuş, iyi kötü yetişmiş bir insanın, çok fazla bilgi gerektirmeyen, kendisine bir şey katmayacak, alelade bir işte, asgari ücrete çalışmak zorunda kalması, “sorun”dan hallice bir durumu gösteriyor.

Sözün özü, ister üniversite mezunu ister hiçbir okul okumamış, bu ülkenin insanlarının, özellikle de hayatın daha başındaki gençlerin, işsizlik gibi bir çaresizlik sarmalında hayata tutunamamaları, kayıp gitmeleri, sonunda “ne iş olsa yaparım” noktasına sürüklenmeleri, olsa olsa “adam harcama”ya girer. İşsizlik de “sorun”dan öte bir “adam harcama” değirmenidir.

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Burak Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?