Reklamı Kapat

Adalet Bakanlığı’nda adalet bilinmelidir

Çankaya’ya oturanların dokuzuncusu Demirel’in, kiralık ithal bir orkestraya çaldırılan 9. Senfoniyi çağdaş Türkiye saydıran Demirel’in, atanmasının altında imzasının olduğu kültür Bakanı’nı yevmiyeli başı bozuklara yuhalatan ve yüzünü yere koyduran ve fakat o kültür bakanı kişi bir başka zamanda, bir başka partide bir başka görevde faal iken, öldüğünde üç günlük yas ilan ettirdiği Demirel’in bir “yeğen” hadisesi vardı. Siyasi hayatı boyunca nemalandırmış, sıkıştığında ise, “Başınıza Yahya kadar taş düşsün” bedduasını etmişti hani.

Demirel’in yeğeni Yahya, devlette memur değildi, hükumetlerde bakan değildi, suntadan mobilya üretmek gibi çapı küçük, fakat getirisi büyük ihracatçı sanayici sıfatlı basit biriydi. CHP’nin de en büyük kozu..

Demirel’in Yahya’sından oylar kazanan CHP, Yahya’sız kaldığında ona kucağını açmış ve hatta sırtında Çankaya’ya taşımıştı.

Neyse, konumuz Demirel değil.

O ünlü bedduası..

İktidarlılık zamanları 20 yıla yaklaşmış AKP hükumetine baktığınızda şimdi enişte, damat, evlat, kardeş, köylüsü, semtlisi gibi sıfatlıların, Yahya’ya rahmet okutan işlerini görüyorsanız, duyuyorsanız, okuyorsanız..

Yetim hakkı yemenin marifet sayıldığı günlere erdiğimizde, başımıza yağacağı söylenerek korkmamızın sağlandığı o taşlar, bu taşlar mıdır? Demirel’in, Yahya’sını taşa benzetmesi doğru ise, başımıza yağanlar yahut düşenler, bu taş yapılmışlar mıdır? Diye sorarsınız kendinize..

Türkiye Cumhuriyetinin bir şehrinde doğmuş, okumuş, milletvekili seçilmiş, bakan yapılmış biri, kendine tanınan bu imkan ve sıfatlarla niçin yetinmez de, ailesinin fertlerini de ortak eder işlerine?

Anlamak çok zor.

AKP’nin ünlü Adalet Bakanlarından Bekir Bozdağ’ın bakanlık günlerinde pişirilmiş bir olay, ancak bugün medya gündemine düşünce, bizim de haberimiz oldu ve biz de konu daha iyi anlaşılsın diye, sinirlerimizin yıpranmasını göze alarak Demirel’li bir misalle girdik.

Rahmetli Aydın Menderes’in ilgisini çeken ve yakınında duran bir arkadaşından duyduğum, “Bu kara çocuğa dikkat edin!” demesi, bahse konu sosyal medya haberiyle derin manalar kazandı.

FETÖ üyeliği ile yargılanan bir hakim, etkin pişmanlıktan yararlanmak için verdiği ifadede demişki: Adalet Bakanlığı’nda, personel genel müdürlüğünde görev yapan Bekir Bozdağ’ın kardeşi, memur alımlarında etkili oldu.

Cevap hakkını kullanan AKP’nin eski Adalet Bakanı Bekir Bozdağ bey çok iyi birisi olduğundan girmiş, yargıya ne zaman katıldıklarını bilmediklerimizin temizliğini yaptığını, pardon yanlış anlaşılmasın bu yazılım, onları ordan temizlediğini anlatmış, dolayısıyla hedefe oturtulduğunu söyleyerek noktalamış.

Fakat bizim üzerinde durmak istediğimiz bir iki cümlesi var AKP’nin eski Adalet Bakanı sayın Bekir Bozdağ’ın.

“Benimle çalışan insanlara sorun bir tanesi bile böyle birşey yapmış olabilir derse ben hatamı kabul ederim.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bakanının hesap vermesi böyle mi olur?

Temizledim dediklerin de sayın Bozdağ, seninle çalışanlar değil mi?

Sonra, hatanı kabul ettiğinde ne olacak? Uğranılan haksızlıklar varsa, telafisi nasıl olacak?

Diyelim ki, seninle çalışan insanların listesini yaptık ve sormaya başladık. Kaç yılımıza malolur bu? Hem sonra onların hafıza zafiyetlerine uğramayacaklarına veya uğramadıklarına garantin mi var?

“Bu iftiralara kimsenin itibar etmeyeceğini sanıyorum.”

Bilmeyiz ama muhal farz hakkınızda söylenenlere biz de iftira diyelim. Neden, yirmi yıla yakın bir iktidarınız olmasına rağmen, insanlar böyle bir noktaya gelmiş olsun? Sizin istediğiniz gibi niçin daha adil, daha hakka riayetli olmadılar da, iftiralı halleri tercih ettiler?

“Kimse” derken kastınız bütün Türkiye’nin insanları mı? Herkes düşüncesinde ve davranışında serbest değil mi? Yönlendirmeye mi ihtiyaç duyuyorlar ki , ne yapacaklarını söylüyorsunuz.

Halbuki biz, AKP’nin eski Adalet Bakanı sayın Bozdağ’dan sadece şöyle bir cümle duymak isterdik.

“Benim kardeşim, benim bakanlığımda yetkili veya yetkisiz memuriyet yapmadı!”

Şu sorular gelmezdi kimsenin aklına o vakit.

Bir bakan kardeşinin, kardeşinin bakanlığının haricinde bir yerde kendisini geçindirecek bir iş bulması çok mu zordu da AKP’nin hükümet günlerinde, böyle bir tercih yaptınız?

Ya da Bakan olup kardeşinizi atarken bir beyanda neden bulunmadınız? Kardeşimi bakanlığımda işe almama sonra itiraz etmeyin ha. Benim kardeşim diye söylemiyorum, onu ne bakanlıklar, ne başbakanlıklar istedi de, biz buraya ikna ettik, gibi bir demeç mesela..

Şimdi biri çıkıp şöyle dese, bizim cevabımız ne olabilir?

Yahya kadar taşlara razı olsaydınız keşke..

Kayalar geliyor üstümüze, ot bitmeyen Bozdağ’lardan kayan kara kayalar..

PARAYA KAVUŞANLAR ÜZERİNDEN MESAJ

Geçtiğimiz günlerde partisinin il başkanları toplantısındaki konuşmasından basına yansıyanlar oldu, cumhurbaşkanı Erdoğan’ın.

Partisine davet cümlelerinin öne çıkarıldığı kısmı biz de aynen alıyoruz: “Değişim hayatın bir gerçeğidir. Milletizimin her bir ferdini AK Parti kadrolarında görev almak üzere partimiz safına katılmaya davet ediyorum.”

Bir partinin genel başkanının böyle bir propaganda konuşması yapmasından tabi ne olabilir?

Lakin tesbit edebildiğim kadarıyla AKP medyasında bir kişi tasvip etmemiş bunu. İtirazını da yazmış.

Solcu bilinen bir sitede “Bu islamcı adam ne demek istiyor?” şeklindeki bir haber dikkatimi çekince, ben de ilgilendim. Bu sayfada ara sıra tahribatlarını konu ettiğimiz Abant tevbecisini özel takip edecek değiliz herhalde. Biz de sağlığımızı önemseriz çünkü.

AKP havuzunun bir gazetesindeki yazısının başlığı enterasan geldi önce. (Hayrettin Karaman-Yeni Şafak-17.10.2019-Paraya kavuşan boşuyor, boşanıyor.)

“Paraya kavuşan boşuyor, boşanıyor!

Neden özellikle “Paraya kavuşan” dendi de, “Para kazanan” denmedi?

AKP iktidarında bunların farkının olduğunu vurgulamak idiyse maksadı, niçin açık açık yazamıyor? Böyle cümlelerle şuur altlarına hitap etmek eğitimini ahir zaman gazetesi günleride mi almıştı?

Hiç bir AKP kalemcisinin, katibinin aklına düşmeceyek bu soruları, farkımız bize yazdırıyor.

“Paraya kavuşan boşuyor, boşanıyor!”

Teşvik fetvasını da görün bu cümlesindeki. Başkaları yapıyor, sen de yap! Bir ben miyim der, çıkarsın işin içinden.

Girişte bahsettiğimiz o Erdoğan konuşması olmasa, yine onun “Evlenin, üç çocuk istiyorum.”  Teşvikine muhalefet harekatına girişmiş diyecektim ama..

Yine de bir muhalefet var, fetvalarıyla ünlü bu ilahiyatçı insanımızda. O teşvike değil de, en son yaptığı davet konuşmasına.

“Değişim hayatın bir gerçeğidir” cümlesindeki değişimi, “boşuyor, boşanıyor” hal ve gidişiyle sınırlamasının belgesini de yazıyor makalesinin bir yerinde.

“İstatistikler, giderek evlenmelerin ve evlilerde çocuğun azaldığını, boşanmaların ise çoğaldığını gösteriyor.”

Fetvacı zatın, bu cümlesine ulaşmak için döşediği yolda, boşanan kadının islam dünyasında ve ülkemizde cehennem hayatı yaşaması veya intihar seçeneğine tabi tutulacağı gibi iddialarına cevabı, fıkhımızı bilen hacalara bırakırken, bize düşen, algı harekatıyla yayılmak istenen yanlışlıklara dikkat çekmektir.

Bir başka mesajı daha var ilgili ilahiyatçı kişinin. Onu okumaya da tahammül gösterilsin isteriz.

“Yakın zamanda bir tanıdık bir hususa dikkatimi çekti: Diyanet kadrosunda çalışan hanımlarda da boşanmalar gittikçe artıyormuş!”

Dikkat çeken tanıdıkın istihbarat toplayıp getiren olup olmaması bizi değil, AKP kadrolarının icraatta olduğu devletimizi ilgilendirir. Buraya kafa yormak bize düşmez yani.

Fakat özellikle “Diyanet” vurgusu yapıldığını da kaçırmayız gözümüzden. Demirel’in bir hükümetinde, bir bakanınca seslendirilerek kayda geçirilen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın nezdimizde, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nden farkı yoktur” maddesi hala yürürlükte ise, neden oralar değil de Diyanet misal veriliyor?

Hücre arkadaşı, sacayağının iki numaralısı, K.Evren’in Diyanet İşleri Başkanı. AKP kurucularından ve eski milletvekili sıfatı taşıyanın, başarılı olduğunun mesajı mı gönderiliyor yoksa, uzaklara, uzak sulara.. Sabotajlarının neticesinin alınmaya başlamasını müjdeleyerek.

12 Mart günlerinin bir solcu öğrencisinin, bir röportajdaki bir cümlesini yazarsam buraya, anlaşılmamız kolaylaşır umudundayım.

“Bizim Radyo’yu dinlerdik. Ne zaman Kara tren türküsünü çalsa, anlardık ki baskınlar yapacak emniyet ve jandarma güçleri..”

Yani..

ARABALARINDAN BELLİ OLUR BİR İKTİDAR

“Barış Pınarı Harekatı”mız kucaklaşma önceliğimizin ilk sırası olduğundan beri, belediyelerdeki makam arabalarını, enişte bakan ve onun geçinemediği köylüsü bir başka bakan üzerinden yapılacak hükumet revizyonunu, sanayi ve teknolojiyle ilgisiz olmasına rağmen borsa piyasasında boyutları hayalleri zorlayan FETÖ buhranını, siyasetimizin klasik tavrıyla ifade edersek buzdolabına koymuştuk.

Arabalar konusunu arşivimizden çıkardığımız bir belge ışığında değerlendirmemiz, belki bir pişmanlık gerekçesi ve nedamet yakarışı olur umudumuzun yanında, muhtaç olduğumuz kenetlenmemizi de teşvik eder inancındayız.

Siyasi tarihimizde resmi arabalar iktidarların kabusu olmakla kalmamış, onları muhalefet sıralarına da düşürmüştür.

46 demokratlarının ünlü afişi, CHP’nin araba saltanatına da “Artık Yeter!” diyordu.

Ankara valilerinden, CHP milletvekili, bize, medya patronlarının ve iktidarlarının gözbebeği olacak Mehmet Barlas’ı bırakan C.Sait Barlas’ın bir savunmasında Meclis kürsüsünden şöyle dediği, muhalif insanların kulaklarında yankılanmıştı: Bir makam arabasıyla manavdan maydonoz almanın ne mahzuru var?

CHP iktidarlarındaki makam arabası tahribatını önlemek üzere yazılan ve bizzat İnönü üstünden hayata geçirilerek gazetelere haberi yapılan bir senaryo, o gün halkta bir karşılık bulmamış, bugün ancak kayıp nesil emekli solcularımızın sosyal medyada paylaşımlarına moral malzemesi olmuştur: İnönü, Meclis’e taksi ile geldi, taksi parasını cebinden verdi; resimde gördüğünüz gibi..

Zira,

CHP kalemşörlerinin, tetikçi katiplerinin ona muhalefet ihtiyacı hissettiklerinde, mesela istediklerinden makam esirgendiğinde, yazdıkları ve bizim de buraya aynen aldığmız örnekte olduğu gibi, halkımızı İnönü ile kandırmak hayli zordu.

“İnönü insanı tanımaz. Hem de köydeki, kahvedeki insanı değil, beraber çalıştığı insanı bile!.. O, sokağı pencereden görmüştür yalnız: Ya kışla penceresinden, ya başbakanlık penceresinden, ya evinin (pembe köşk) penceresinden!”

CHP, sadece iktidarda olduğunda mı makam arabaları yahut özel arabalar peşindedir? Hayır! Kendilerinden başka partinin olmadığı zamanlardan kalma alışkanlıkları kolay terkedebilir mi sandınız?

Arşiv belgemizle izah edeceğiz misalimizi.

1959 Ocak. CHP milletvekillerinin bir kısmı, yani yazıyla on dokuz kişisi, Avrupa’dan bedelsiz araba getirmişler. Yerlisi, atlarla çekilen yaylılar, talikalar, faytonlar ve saman arabaları olduğundan ve o yıllarda Kore ve Japonya’dan ithalatımız olmadığından, Avrupa’dan getiriyorduk mecburen. Ne var bunda demeyin hemen..

Bedelsizlik, gel CHP’li ve dünyalı kardeşim, seç seç al, helal olsun, şeklindeki bir alışverişi kastetmiyorsa, muhataplarına yere çalma fırsatı vermez mi? O gün vermemiştir, çünkü ilk müdahaleyi yapması beklenen İnönü, partililerinin bu menfaatciliklerini önemsememiştir.

Bedelsiz araba ne demektir? Önce bunu iyi bilmemiz gerek.

Ya hukümetten döviz sızdırılarak alınan, ya da “masuniyet-i teşriiye” zırhları içinde sınır dışına para çıkararak.. Yani yasama dokunulmazlığıyla korunmaya alınmış milletvekillerimizie has bir davranış şekliyle..

CHP’yi hayatları pahasına savunmakla görevli, günümüzdeki AKP köşe katipleri gibi, yazar efendiler bu durumu, “Nerden buldun” sorusunu sormaya görevli kılınanlar, o soruya muhatap olmuşlardır. Dolayısıyla bu bir “Fazilet skandalı”dır; şeklindeki cümlelerle isyana dökseler de, İnönü bey’in dikkatini çekememişlerdir.

Fakat, şimdi burda faal olacak”neden”den önce, kendilerini, milletvekillerinin karşısındaki dürüstlük abidesi sananların, CHP’yi allayıp pulladıkları o kelimeye dikkat çekmek istiyoruz.

Fazilet!

Fazilet ehlinin faziletini, fazilet ehli bilir, atasözümüzün dolaşımda olduğu o yıllarda, yanına skandal kelimesini koymaları bir eksiklik yaratmayacak, aksine, CHP’lilerin fazilet donanımlı olduğunu yayacaktır.

Bu gidişin 1961’de yapılacak seçimde de bir hezimet yaşatacağına CHP’de, peşin kabul edenlere inat, İnönü neden hiç oralı olmamıştır şıkkının izahına geldi sıra.

Çünkü İnönü 1961’deki seçimin değil, 1960’da yaptıracağı ihtilalin peşindeydi. Kafasında kuyruğu birbirine değmeyen kırk tilki var propagandası boşuna yapılmıyordu.

İşte o İsmet Paşa beyninde, vatanla alakalı -tilkilerin bastığı topraktan başka, belki biraz da darağaç kurulacak yer olabilir-birşeylerin olmaması, bedelsiz arabalı milletvekillerine bir bedel ödetmemiştir.

Eğer adı geçen o milletvekilleri, hesaplarını önceden yapmışlar ve İsmet Paşa’ya karşı, biz de sana İsviçre Bankaları üzerinden muhalefet ederiz yoksa, gibi bir tedbir almışlarsa, biz bunu bilmeyiz.

Bu muhasebeyi yapmamızın sebebini de açıklayacağız elbette. Geleceği hatırlamamız, bugünümüzü anlamamızı kolaylaştıracağından..

Kolaylaşan o kısmı yazıyoruz şimdi: 1959 Ocak’ının CHP’sinin çocukları bugün, bedeli milletimize pahalıya malolan belediye arabaların hesabının peşine düşmüştür.

Seviniyoruz! Saadet etkisinin kuşatmasından onlar da nasipleniyorlar..

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?