Reklamı Kapat

Fıkh-ı zahir ve Fıkh-ı batın

İlim, zahir ilmi ve batın ilmi olmak üzere ikiye ayrılır. Bilmek, anlamak ve kavramak anlamına gelen fıkıh kelimesi, İslam’ın ilk devirlerinde genel olarak “mutlak ilim” anlamında kullanılmıştır. Çünkü henüz İslami ilimler birbirinden ayrılarak müstakil birer ilim dalı hale gelmemişti. İmam-ı Azam fıkhı, “Kişinin nefsinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir” şeklinde çok kapsayıcı genel bir tarif yapmış ve akait ve tevhit ilmi için Fıkh-ı Ekber (en büyük fıkıh) tabirini kullanmıştır. Aynı yüzyıllarda “el-Fıkhu’l Vicdanî” veya “Fıkh-ı Batın” ya da “İlmu’l-Kulüb” adıyla anılan ilim ise tasavvuf ilmidir. Sadece fıkıh veya fıkh-ı zahir ise ibadet, muamelat ve cezalara ait şer’î hükümleri ve amellerin organlara ait zahirî kısmını inceleyen ilmin adı olmuştur. 

Zahirî fıkhın müçtehit imamları, şeriatın zahirî ahkâmını şer’i delillerinden istinbat ettikleri (çıkardıkları) gibi, sufiler de kalp ve iç âleme (batına) ait hükümleri delillerinden istinbat etmişlerdir. Fıkhın dışarıdan incelediği konuları tasavvuf içerden incelemiştir.   Nitekim her bir ibadetin bir zahiri şekli vardır. Bu zahiri yönü yani farzları, vacipleri ve sünnetleri vardır.  Bunlar yerine getirilmeden ibadet olmaz.  Bunlarla ilgili hükümler fıkıh ilminin konusunu teşkil eder. Tıpkı bunun gibi tasavvuf da bu zahiri şartları yerine getirilen ibadetin makbul bir ibadet olması ve yarın kıyamette mizana gelip sahibine fayda sağlaması için gerekli olan huzur-ı kalp, huşu ve ihlâs yönünü inceler. İşte bunlar bâtıni şartlardır ki bu batini şartlar da tasavvufun konusunu teşkil eder.

Zahirî ilim, bedenle yapılan iş ve ibadetlerin dinî hükümlerini anlatan ilimdir. Fıkıh ilminin temel konusu budur. Batıni ilim ise varlığın, ibadetlerin ve kalbî ameller ve bunların hakikatlerini anlatan ilimlerdir. Tasavvuf ilminin konusu da budur. Tarikat ise, bu ilimlerin pratiği ve uygulamasıdır. Ayrıca, iman ve tasdik gibi konular Akaid ilminin de temel esasını teşkil ederler. İmam Birgivî (r.h.) şöyle demektedir: “Bil ki, şer’i hükümler iki kısma ayrılır. Zahirle ilgili olanlar ve batınla (kalple) ilgili olanlar. Bunların da her birisi, yapılması gerekenler ve terk edilmesi gerekenler şeklinde ikiye ayrılırlar. Bu duruma göre şer’i hükümler dörde ayrılmış oluyor:

 1. Zahirî emirleri yerine getirmekle ilgili hükümler.

 2. Zahirî nehiylerden kaçınmakla ilgili hükümler.

 3. Tevbe, havf, şükür gibi, batınî (kalbî) emirlerle ilgili hükümler.

 4. Riya, kibir, ucup gibi, batınî (kalbî) nehiylerle ilgili hükümler.

Bu hükümlerin tümünün gerekliliği (vücubiyyeti) şer’i delillerle sabittir. Kim, bu dört hükümden birine muhalefet ederse, Allah’a isyan etmiş ve azabı hak etmiştir.” 

Muasır âlimlerimizden Said Havva (r.h.) bu konuda şöyle demektedir: “Şüphesiz, nefis tezkiyesi tasavvufun ana meselelerindendir. Hatta bu ilmin neredeyse bir sembolü hâline gelmiştir. Ne var ki, mutasavvıflar zümresi dışında bu mesele hemen hemen ihmal edilmiş gibidir. Oysa peygamberlerin gönderilmelerinin temel gayelerinden biri de, nefis tezkiyesidir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden (temizleyen), size kitap ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Resul gönderdik” (Bakara, 151).

Bu nefis tezkiyesi bir müzekkiye (tezkiye edene) muhtaçtır. Sahibi tarafından da mücahedeye ihtiyaç gösterir. Bu da ilim gerektirir. Nefsin kemâlât ve noksanlıklarını, bu kemâlâtları gerçekleştirmenin ve noksanlıklardan kurtulmanın yollarını bilmeyi gerektirir. Bütün bunlar tasavvuf ilminin ana meseleleridir.”

Namazın huşu ve ihlâs ile riyadan uzak olarak kılınması bir batinî farzdır ve önemi zahirî farzlardan geri değildir. Çünkü “Namaz insanı her türlü kötülük ve münkerden alıkoyar”(Ankebüt, 45) ayetinin hükmünün hayat bulması için namazın zahirî şartlarının yanında batıni şartlarının da yerine getirilmesi gerekir. “Hakikaten benim ben, Allah, benden başka ilâh yok. Onun için bana ibadet et ve zikrim için namaz kıl.” (Taha, 14) ayetinde de namazın asıl gayesi olan Yüce Allah’ı zikre, daima hatırda tutmaya işaret edilmektedir. 

Bu konuda en temel husus batın ilminin asla zahir ilmine ters düşmemesidir. Zira zahire muhalif her batın merduddur. İslam’da bilgi kaynakları ve bu kaynaklarda elde edilen bilgilerle nasıl hüküm çıkarılacağı bellidir.  Keşif, ilham, rüya, gibi şeyler bilgi kaynağı olarak kabul edilemeyeceği gibi bunlarla amel de edilemez. Bu yol çok istismar edilmiş bir yoldur. Bunun için Ehl-i Sünnet imamlarının anladığı mananın dışında başka bir manaya nasları tevil etmek haramdır. Çünkü Ehl-i Sünnet âlimlerinin bilgileri peygamberlik kaynağından alınmış olup, vahye dayanmaktadır. Tasavvuf büyüklerinin keşif ve ilhamlarının doğruluğu ise zannîdir.  İnsanın nefsi, nefs-i mutmainne bile olsa yine yanılabilir. İlham ve keşif ancak sahibi için bir göstergedir. Başkalarına senet ve delil olamaz. Müçtehitlerin sözü ise mezhebinde bulunan herkes için senet ve delildir. Bunun için evliyanın yanlış ilhamlarına, keşiflerine uymak caiz değildir. 

İslâm’ın zahirî emir ve yasaklarına uymadan insanın batınını düzeltmesi mümkün değildir ve zahiri şartlara uyulmadan yapılan bâtınî amellerin hiç bir faydası yoktur. İmam-ı Rabbani Hazretleri bu hususu şöyle açıklamaktadır:

“İslâm’ın bir emrini yerine getirmek, kendi düşüncesiyle yapılan binlerce senelik riyazet ve mücahededen daha tesirlidir. Hatta İslâm’a uygun olmayan riyazet ve mücahedeler nefsi daha da azdırır. Zahirî emirler ise böyle değildir. Nefsi kırarak batını güçlendirir. Meselâ zekâttan bir kuruş vermek, zekâtın dışında kendiliğinden binlerce altın hayır yapmaktan çok daha fazla nefsi terbiye eder. Yine mesela İslâm’ın emri olduğu için bayram günü oruç tutmayıp yiyip içmek, kendiliğinden senelerce oruç tutmaktan daha faydalıdır. İki rekât sabah namazının farzını cemaatle kılmak sünnettir. Bu sünneti yapmak gece sabaha kadar nafile namaz kılarak sabah namazını cemaatsiz kılmaktan daha iyidir. Hz. Ömer (r.a.) gece sabaha kadar ibadet edip de cemaate gelmeyen biri için, ‘Keşke bütün gece uyuyup da sabah namazını cemaatle kılsaydı’ demiştir.”

Farz olan zahirî ve bâtınî amellerle ilgili bilgileri edinmek de kadın-erkek bütün Müslümanlar için farzdır.  Mesela, gusül, abdest, namaz, oruç gibi ibadetlerle ilgili hükümler düzgün bir şekilde öğrenilmezse, ya ameller boşa gider ya da ondan elde edilecek mükâfat azalır. Batıni ilimlerin önemi de zahirî ilimlerden daha az değildir. Zira sadece bâtınî amellerden kibir bile insanın imanını götürebilir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Kasadar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

01

mükremin sarıgül - üstadım ilmi batın konusunda dahadaçok yazarsanız seviniriz çünkü kitlelerin anlamada zorlandığı ilim ilmi batın dır. ehli sünnet itikadını yıkmak isteyenler ençok islama buradan saldırıyorlar

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 17 Ekim 13:04

Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?