Hürriyetten güvenliğe adalet arayışı

Geçen hafta toplumsal ahengin sağlanabilmesi için karşılıklı rızanın oluşması gerektiğini ifade etmiştik. Rızanın oluşması ve bu sayede toplulukların saadet içerisinde bir arada yaşayabilmesi için gerekli şartların başında adalet, hürriyet ve emniyetin geldiğine değinmiştik. Yani kısaca tekrar etmek gerekirse insanlar topluluk halinde yaşarken güvenlik içerisinde ve hür bir şeklide yaşamak ister. Yöneticilerinden adaletle muamele görmek her ferdin temel arzusudur. Ancak bu şekilde farklı kimliklerin ortak bir değer üzerinde beraber yaşayabilmesi imkânı doğar.

Bunların bir temenni olarak ifade edilmesi ya da bir ideal olarak benimsenmesi toplumsal ahengin sağlanması için yeterli değil elbette. Pratik siyasi hayatta da bu değerlerin egemen olması önemli. Siyasetin belki de en hassas olduğu yer bu ahengi sağlayacak öğelerin harmanlanmasıdır. Hürriyet ve güvenlik kavramları, pratik hayatta temelde birbirlerinin zıddıdır. Özgürlükler artarsa toplumun güvenliğinin zedelenme riskini de beraberinde taşır.

Güvenliği önceleyen siyasi erklerin hürriyete dair olumsuz tasarrufları olduğunu görürüz. Baskıcı yönetimlerin sürekli bir tehdit algısıyla hareket etmesi bundandır. Tehdit olduğu sürece güvenliğe dönük talepler artacağından hürriyetlerin kısıtlanması sonucu beraberinde gelir. Böylece siyasi erkin sorgulanması ve hesap verebilirliği azalacaktır. Bu siyasi anlayışta yöneticiler meşruiyetini bu tehdit algısına karşı yürüttüğü güvenlik politikalarının sertliğinden alır.

Peki, gerçekten hürriyet artırıldığında toplumun güvenliği azalmakta mıdır? Ya da güvenliği sağlayabilmek için hürriyetin kısıtlanması mı gerekiyor? Ortada böyle bir zıtlık söz konusuysa bundan kurtulma şansımız yok mudur? Bu sorulara bulacağımız cevaplar bizi ya baskıya ya anarşi ve kaosa ya da adalete götürecektir.

Bu meseleyi çözümlerken öncelikle tehdit algısını ve hürriyetin muhtevasını iyi belirlememiz gerekiyor. Aslında mesele hürriyetin nerede bittiğiyle alakalıdır. Bir insanın hürriyeti başka birisinin güvenliğine müdahale etmeye başladığı anda biter. Bunu topluma uyarlayacak olursak bir insanın hürriyeti toplumun güvenliğine müdahale etmeye başladığı yere kadardır. Toplumun güvenliği dediğimiz aslında toplum içerisindeki her bir ferdin güvenliğidir.

Devlet bazında düşündüğümüzde de aynı sonuca ulaşıyoruz. Kişinin hürriyeti devletin güvenliğine müdahale ettiği yere kadardır. Peki devletin güvenliğiyle neyi kastediyoruz? Aslında sonuç yine insana ulaşıyor. Devletin güvenliği dediğimiz içerik devleti oluşturan her bir ferdin güvenliğidir. Yoksa devletin kurumsal olarak güvenliğini tehlikeye sokacak bir eylem ancak dışarıdan ve içeriden gelen örgütlü şiddetle mümkündür. Şiddetin varlığı da zaten hürriyetin olmadığını gösterir. Bunun dışında hiçbir güvenlik gerekçesi hürriyeti engelleyemez.

İşte meselenin çözüm noktasını burada aramamız gerekiyor. Hürriyet ve güvenliğin birbirine üstün gelmemesi için itidali bırakmamak gerekir. Hürriyet ve güvenlik doğru çizgilerde tutulursa adalet sağlanmış olur. Zaten yönetimin temel hedefi de adaletin sağlanmasıdır. Toplumsal ahengin kurucu ilkeleri olan adalet, hürriyet ve emniyet doğru bir şekilde harmanlandığında toplumun tüm fertlerinin birbirlerinden razı olduğunu görürüz.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muhammet Esiroğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?