Reklamı Kapat

Ölüm, yokluk değil yolculuktur

Dünya: "Geçici konaklama yeri", "beşik", "ev", "mescit", "sınav alanı", "binek", "ekim alanı", "meşakkat yurdu", "rüya", "müminin zindanı" gibi tanımlamalarla ifade ediliyor.

Hayatımız da: Ruhlar âlemindeki, Hz. Adem'in sulbündeki, ana rahmindeki, dünyadaki, kabirdeki, cennet veya cehennemdeki hayat olarak devam edecek. Ölüm de, yokluk da yok olacak.

"Allah vardı. Hiçbir şey yoktu." Her şey 'kün' emriyle yaratıldı. Biz insanlar da. Daha yok olmak yok. Ölüm, yokluk değil. Değişim ve dönüşümleri farklı boyutlarda yaşıyoruz. Dünya, içindekiler her şey fani. Geçici... Sonlu... Ahiret hayatı ise baki/sonsuz.

"Hepimiz ölecek yaştayız." Ölümü ve ahireti unutmamalıyız. Dünyada sınavdayız. Her nimet emanet. Nimet ve emanetlerden sorgulanacağız. "Topraktan yaratıldık. Topraktan besleniyoruz. Toprağa gireceğiz. Topraktan tekrar çıkartılacak" (Taha/55) diriltilecek, mahşere sürükleneceğiz. Hesaba çekilecek, yargılanacağız... Sonuçta cennet veya cehennem. Sonsuz âlem, ahiret yurdu...

Emanetçi, yolcu ve misafir gibi yaşamak sorumluluğundayız. Sahibi olduğumuz hiçbir şey gerçekte bizim mülkiyetimizde değil. Emanetçileriz. O’na döndürülüyoruz. Toprak/dünya kralların, sultanların, karunların, bel'amların hepsini yiyor (Allah'ın diledikleri müstesna). Bu şuurla yaşamak, dünyanın süslerine kanmamak, şeytanın şaşırtmasına, telkinlerine aldanmamak, dünya hayatını ahiret hayatına tercih etmemek sorumluluğundayız. Bu da Kur'an ve sünnete uymamızı gerektiriyor.

Sahip olmak için çalıştığımız/çatıştığımız toprak hepimizi yutuyor. Dünya denen gezegen göçmenler yurdu. Göçmen ve yolcu olmayan var mı? Vatan neresi, gurbet nere? "Herkes vatanına!" dense, kimler nereye gidecek?! Hepimiz göçmeniz, yolcuyuz. Dünya denilen yeryüzü gezegeninde misafiriz. O’ndan geldik; O'na (c.c.) döndürülüyoruz. Gelişimizde de, dönüşümüzde de ilahi irade, takdir var. Dünyadaki ilk vatan Hicaz bölgesi, ikincisi de Cudi (Anadolu).

O (c.c.) hep, ezelden ebede var olan hiçbir şey yokken, her şeyi "kün" (ol) emriyle yarattı. Her şeyde her an tasarruftadır. Tüm âlemleri, zamanı, mekânı, eşyayı... Ve esamesi/adı bile yokken insanı yeryüzüne "halife" olarak "ahseni takvim", "mükerrem", "eşrefi mahlukat" sıfatlarıyla yoktan, topraktan, balçıktan yarattı. Ruhundan üfledi. Adem’den de eşi Havva'yı yarattı. Eşyayı, isimleri ona öğretti. Adem (a.s.) babamızın sırtından/sulbünden kıyamete kadar dünyaya gelecek tüm insanların zerrelerini kudretiyle, iradesiyle çıkardı. Onlara şuur, idrak, benlik vererek, onları kendilerine, nefislerine, birbirlerine şahit tutarak, muhatap alarak, tenezzül buyurup, onlara sordu: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Onlar da istisnasız hepsi, "Belâ (evet), Sen bizim Rabbimizsin. Şahitleriz" demişiz. Kendisine "kulluğumuzu, emanetini, hilafetini" teklif etmiş (icap), bizler de bunu (O'nun rububiyetini) "kabul" etmişiz. Sözleşmiş, ahit vermişiz. Ezelde/bezm-i elest'te, ruhlar âleminde olmuş bu misakımız (Araf/172).

Adem-Havva cennetteki yasak meyveden -İblis'in (şeytan) aldatmasıyla yiyince- Adem, Havva ve İblis üçü de (düşmanlar olarak) cennetten yeryüzüne indirildiler.

Adem'e İblis düşman oldu, "emre" secde etmedi. Rabbine itiraz etti. Kendi görüşünü beğendi. Karşı söz söyledi, kibirlendi, Adem’e haset etti. Cennetten kovulunca da düşman kesiliverdi.

Rabbi Adem'e/Havva'ya "İblis’in kendilerine düşman olduğunu, bu nedenle ona aldanarak meşakkat yurdu olan yeryüzüne indirilmelerine karşı" onları uyardı. Adem unuttu. Yasak ihlal edildi. Hepsine dünya yolculuğu göründü: İndirildiler. Rahman dünyada düşmanımız olan şeytana tapmamamızı, sadece ve ancak Rabbimize tapmamızı/kulluk/itaat etmemizi emretmiş, bizler de sağlam söz vermiştik. Bu dünyada bu sözleşmemizde denenmek/imtihan için gönderildik. Gökleri, yeri, her şeyi bizim hizmetimize/yararlanmamıza sundu; sayısız nimetler ikram ve ihsan etti. Bu nimetlerle, emanetlerle imtihan oluyoruz. Yolculuk, O’ndan Rabbimizin katından, Adem’in (a.s.) sulbünden yeryüzüne indirilişle başladı. Babalarımızın sulbünden analarımızın rahimlerine oradan dünyaya (doğum), bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk, ihtiyarlık ölümün tadılmasıyla kabir/berzah âlemine O'na dönüş. Hz. Lokman’ın (a.s.) oğluna nasihati: "İki şeyi unutma: Ölümü, Allah’ı. İki şeyi de unut: Yaptığın iyiliği, gördüğün kötülüğü."

Dünyada gönderilen hidayetçilere/kitap ve peygamberlere uyulduğunda güzel bir hayat yaşayacağımız, aksi takdirde Kur'an'dan yüz çevirdiğimizde de sıkıntılara düşeceğimiz, ahdimizi unutmamamız, uyulduğunda dünya ve ahiret saadetine kavuşacağımız bildirilmiştir (Taha/123-124, Maide/7).

Yolcular olarak yeryüzünde hangi yola girip, hangi yollardan uzak durmamız gerektiği bildirilmiştir. Tarik-i müstakim/İslam/tevhit yoluna girmemiz, öteki yollardan/düzenlerden/dinlerden uzak durmamız emredilmektedir (Fatiha/5-6,En'am/153).

Ahzab Suresi 73 ayet. Ve ümmet-i Muhammed "73 fırka" ateşiyle yanıyor...

Yolda kılavuzlar olarak da peygamberlere ve "bizden olan ululemre" uymamız emredilmiştir. Tağutlara, şeytana, nefsi emmareye karşı da uyarılmışız... Hak ve batıl, tevhit ve şirk yollarının sonu da bildirilmiştir (cennet veya cehennem). Salihlerle birlikte olmak ile tağutlarla birlikte olmak bir olur mu? Herkes önderleriyle, sevdikleriyle beraber olacak.

Allah'ın rızasına uygun yaşamakla sorumluyuz.Ya Rahman'ın ya da tağutun/şeytanın iradesine uyacağız.Özgürlük veya kölelikler...

Yolda ışığa, akla, göze, bilgiye, haritaya, pusulaya, kılavuza muhtacız. Hidayet/iman güneşi, akıl ve göz, kulaklar olmadan eşya, hak-batıl, doğru-yanlış, iyi-kötü, adalet-zulüm nasıl ayırt edilebilir?

İslam/hidayet güneşine gözlerini yumanlar, yolda seçimi nasıl yapacak, nasıl yürüyebilecek? İşte bu durumda şeytan insana kılavuzluk eder ve onu ateşe, batıla çağırır, götürür. Hidayetten yoksun filozoflar, hem şaşırır, sapar hem de uyanları saptırırlar. Çünkü hidayetsiz akıl ışığı doğruya ulaşmaya yetmez. Akıl ya vahyin ya da şeytanın/nefsin etki ve kontrolünde olur. Sonuçlarsa bellidir. Kurtuluş/saadet veya hüsran...

Filozoflar, hidayet güneşine gözlerini kapatıp da seçmek ve yürümek için elinde çakmakla yol almak isteyen âmâlara benziyor. Bunlara hakkı/hakikati anlatmak âmâya renk tanımlamaya çalışmak gibidir.

Ve bir gün ölümün tadılmasıyla O'na (c.c.) dönülecektir. Ölmeyecek var mı? Bu dönüş ya "Rabbine dön..." (Fecr/30) müjdesiyle olur... Veya "işte kaçıp durduğun..." (Kaf/19) tehdidiyle... O'ndan, O'nunla, O'na döndürülüyoruz. O’ndan geldik, O’na döndürülüyoruz. Ve yolculuğumuzda O'ndan başlayıp, O’nda sonlanacak. Sonrası ise ölümsüzlük yurdu/"darulkarar", "darusselam".

Yoldayız, yolcuyuz. Yolcuya neler gerekir? Yollar hak yol, batıl yollar... Tevhit ve şirk, adalet ve zulüm. Doğru yolda rehberler peygamberler, kitaplar... Yanlış yoldaki rehberler şeytanlar, tağutlar, nefsi emmare. İki yüz yıldır Kur'an'dan yüz çevire çevire yanlış/batıl yollarda debelenip duruyor, çırpındıkça da batıyoruz. Yanlışın hâlâ farkında değil miyiz? İki yüz yıllık yolumuz batıldır. Yanlıştır. Tevbeler, istiğfarlarla yeniden Kur'an'a yüzümüzü çevirmek zorundayız. Müslüman olarak vefat ettirilip, bizleri salihlere katması dualarımızla...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Bahaddin Elçi - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?