Reklamı Kapat

Çağdaş esaret kampı genelevler

Şimdi emekli olan emniyet komiseri, İstanbul’da bir ilçenin bir bölgesinde karakol amiri iken anlatmıştı:

Bir ilde görev yaparken Emniyet Müdürü beni çağırdı ve “Seni genelevden sorumlu yapacağım. Arkanda ben varım. Gerekeni yap” dedi.

Adı nedeniyle gönülsüz göreve başladım. İlk işim çalışan kadınların hepsini teker teker yanıma çağırmak oldu. Onları dinledim.

Orada esir hayatı yaşadıklarını, ayrılmak istedikleri halde ayrılamadıklarını anlattılar.

Kanunlara göre ayrılmak isteyenler, bir dilekçe verirlermiş.

Biri hariç hepsi dilekçeyi vermişler. Ama hiçbirinin dilekçesi vilayetteki komisyonun önüne çıkamamış ve kaybolmuş. Ben aradım hiçbir şey yok.

Çıkmak isteyenlerden tekrar dilekçe aldım ve hiçbir kimseden korkmamalarının garantisini de verdim.

Yine biri hariç, hepsinin dilekçesini vilayete götürdüm, emniyet müdürümüz takip etti, kısa zamanda hepsi teşekkür ederek gittiler.

Gidecek yeri olmayan, tek başına kalan, yaşlı kadını da patron çıkardı, onu da huzur evine taşıdık ve böylece o günlerde resmen açık ama fiilen kapalı kaldı.

İkinci iyi örnek:

İlminden, irfanından istifade ettiğim çok çok değerli bir hocam anlattı: “Suriye’de orta, lise ve üniversiteyi resmi hocalardan okurken, okul bittikten sonra öğretmen olup ders verirken de ben, diploması olmayan medrese hocalarından ders almaya hep devam ettim.

O hocalarımdan  biri hem çok iyi hoca idi ve de tarikat şeyhi idi.

Devlet yöneticileri elini öperlerdi.

O hocam haftada bir gün geneleve giderdi.

Onun geleceği gün belli olduğundan hiçbir kadın o gün çalışmazlardı.

Hocam, hepsinin adını bilirdi.

Sırayla dizilirler, o da hepsinin adını söyleyerek hal-hatır sorar ve onlar için dualar ederek ayrılırdı.

Müritlerinden evlenmek isteyip de evlenemeyenler, durumu hocama arz ettiğinde, ‘Filan numarada filana git anlaşabilirseniz mihriniz benden’ der ve evlendirirdi.

Gün geldi, genelevde bir tek kadın kalmadı” demişti.

Üçüncü üzücü örnek:

İstanbul’un yaşayan en yaşlı yayıncılarından olan dostum anlattı:

“Bir şahitlik için Sultanahmet adliye binasına gittim. İki saatten fazla bekledim.

Oturduğum kanepenin karşısındaki kanepeye iki kadın geldi, oturdu.

Kıyafetleri ve makyajları daha önce görmediğim bir halde idi.

Bana da bakıp bakıp gülüyorlardı. Neden güldüklerini sorduğumda, ‘Hacı, haydi bizim birçok günümüz buralarda geçer. Sen ne arıyorsun burada?’ derler.

‘Ben şahitlik yapmaya geldim. Siz ne iş yaparsınız?’ dedim, ‘Hayat kadınıyız’ dediler.

‘İşinizden memnun musunuz?’ dedim, ‘Bu akşam kendi başımızı sokacak bir evimiz olsa ve karnımızı doyuracak yalnız ekmek olsa o işi yapmayız’ dediler.”

Hani, Mehmet Akif Ersoy merhumun fakir, hasta ve ihtiyar olan Seyfi babanın halini tasvir ettikten sonra biraz para vermek için kesenin ağzını açınca, boynu bükük mühürden başka bir şey göremeyince:

“Ya hamiyetsiz olaydım, ya param olsa idi!” dediği gibi bizim yayıncı da uzun zaman hayıflandı.

“İkinci bir evi besleyebilecek malım olsa idi ikisine de bakardım” dedi.

Tenkit kolay.

Rabbimiz, evlenmeye gücü yetmeyenlerin evlendirilmesi, Medine’de genelevde cariyelerini zorla çalıştıran münafıkların başı İbni Selül için onun  şahsında kıyamete kadar gelecek insanlara yasak olması için indirdiği ayeti okuyalım:

“Sizden bekâr olanları, köle ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler, Allah onları kendi lütfundan zengin eder. Allah genişlik verendir, her şeyi bilendir.

Evlenemeyenler, Allah onları kendi lütfundan zengin edinceye kadar iffetli olsunlar. Ellerinizin altındakilerden mükâtebe yapmak isteyenlerden (çalışıp para karşılığında hürriyetini isteyenlerden), eğer kendilerinde bir iyilik görürseniz, mükâtebe akdi yapınız. Allah’ın size verdiği maldan onlara veriniz. Dünya hayatının geçici malını elde etmek için namuslu kalmak isteyen kızlarınızı (cariyelerinizi) fuhşa zorlamayın. Kim onları zorlarsa şüphesiz Allah, o kadınların fuhşa zorlanmalarından sonra mağfiret ve rahmet sahibidir.” (Nur süresi ayet 24/32-33).

“BİR GENELEV POLİSİNİN İTİRAFLARI” başlığı altında, 05 Şubat 2006 tarihli Sabah gazetesinde, Emrullah Erdinç’in araştırma mahsulü yazısında hâlâ esaretin, zorbalığın, baskının devam ettiğini göreceksiniz.

“Köle ve cariye” diye terceme edilen kelime “Feta” kelimesinden çoğul yapılmış. “Genç, yiğit” manalarına gelir.

Tarihimizde çok güzel görevler yapan “Fütüvvet” teşkilatına isim olmuştur.

Yani Rabbimiz bütün o kötü yola düşürülenlere genç, yiğit kızlarınızı fuhşa zorlamayın diyor.

Yolu da gösteriyor: Gücü yetmeyenleri evlendirin.

Bu emrin bir ucu devlet başkanına uzanır ve faizsiz kredi verilmesini ister.

Köyün muhtarına ve ileri gelenlerine kadar uzanır bu emir ve köyde İslam’a aykırı geleneklerin kaldırılmasını ister.

Valilere, kaymakamlara, emniyet müdürlerine, örnekte olduğu gibi isteseniz anında bu mekânlardaki esarete son verebilirsiniz ve ondan sonra bu duruma düşmemeleri için önleyici tedbirler alabilirsiniz der.

Babalar ve annelere, “Başlık parasıyla işi zorlaştırmayın” der.

Babalar ve annelere, “Düğün masrafını kolaylaştırın” der.

Ecdadımızın kanadı kırık kuşlara koruma vakfı kurdukları, Boğaz’da temiz hava aldırma vakfı kurduklarını anlatarak omuzlarını kabartanlar, onların yediği yemekler bizi doyurmadığı gibi yaptıkları da bizim sorumluluğumuzu düşürmez.

Fakirlikten evlenemeyenler, zaruretten hırsızlık yapmak zorunda kalanlar, kötü yola düşen erkek ve kadınların elinden tutmak üzere siz, birkaç arkadaşla bu tür işlere bir el atsanız ya.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mahmut Toptaş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?