Nagehan’dan istenen adalet

Bir tv kanalında (Habertürk) başlatılan ve değişik mecralarda hala sürdürülen bir tartışma var.

Devlete katil diyen bir taraf yahut liberal bir kadın, ona hayır diyen ve ittifakın Milliyetçi partisini her fırsatta desteklediğini söyleyen bir avukat..

Orda olmadığımız için ve her iki tarafında en azından seyirci olarak alkışladıkları 28 Şubat’ı bugün örnek vermelerine itirazımız olduğundan, bir fikir beyan etmeyeceğiz. O kötü günlerde sandıktan birinci çıkan partisi kapatılan rahmetli Erbakan Hoca’mızın, bir nokta kadar değerleri yoktur, tesbitinin savunucuları olmamızdan dolayı..

Fakat o tartışmaların yansımalarından bir gazetedeki bir itirafı da kayda aldırmadan geçemeyeceğiz.

“Ahmet Yavuz Nagehan’a dümdüz gidiyor ama Nagehan elindeki en güçlü kozu bu adama karşı hiç kullanmıyor.” (Türkiye Gazetesi – 02.10.2019. Devlet, milliyetçilik, muhafazakarlık – Cem Küçük)

Elinde kozu olanlar ve kozu olmayanlar..

Elde olan koz ne olaki? Devam ediyor o yazı..

“Yahu ben biliyorum..”

Neden biliyor?

“Nagehan ta o zaman bunu bana kendi anlattı.”

Ta o zaman, askeriyemize kumpasların olduğu zamanlar olmalı.. Basın elemanlarının, birbirleriyle ziyaretçilerini ve sebeb-i ziyaretlerini paylaştıkları zamanlar.. Ziyaretler dolayısıyla şimdi ancak önemsenen o zamanda ne olmuş?

“Ahmet Yavuz içerdeyken oğlu Selim Yavuz, Nagehan’a geldi ve babasının hapisten çıkması için yardım istedi.”

O kumpas davalarından, o hapislerde yıl saymalardan daha acı olmalı, her paragrafına bir tane “Başkanımız Erdoğan” yazma marifetli bir elemanın bu itirafı.

Acılık iki taraflı bir bıçak.. Bir kesse kan akacak..

Nagehan’a gelmenin sebebi, hapisteki yakınını görmek, tedavisini yaptırmak, şartlarını iyileştirmek için yardım yani torpil aramak değil, hapisten çıkarmasını istemektir.

Yargıda bir Nagehan etkisi varmış, şimdi öğreniyoruz.

Yassıada günlerinde bir İsmet Paşa etkisi vardı, doğru ama, hatta gazeteler Berrin Menderes’in ziyaretini dahi yazmışlardı, adalet isteme sebepli.

Nagehan kim? Nerenin hanıdır?

Boşuna değilmiş, AKP’nin kuzucuğu Burhan Kuzu’nun bir ünlülerinin ünlü damadı koyverildiğinde “O hakim bırakmamış, bu hakim bırakmış” şeklinde kayıt ettirmesi AKP’nin adaletten ne anladığını.. Hep varmış Nagehanları, hanları, hamamları.. Sansaryan hanlarında karakollar olduğunu bilirdik, şimdi öğrendik adaletin hanlarda arandığını..

Bir yanı böyle, acınacak halimizin acılığının..

İkinci tarafı biraz daha fazla utanç içeriyor.

Bir general, meşru bir hükümete balans ayarı çeken, post modern darbe yapan, caddelere tank salmayı durumdan çıkarılan vazife sayan avara kasnak generallerin rütbesindeki bir general, çocuğunu yolluyor ona, buna, Nagehan’a, hana, hamama, çarşıya, pazara...

23 şubat’ta hukuku çiğneyenler, hukuku yok sayanlar, ihtiyaçları olduğunda Nagehan’da arıyorlar.

Nagehan’dan medet umuyorlar...

Menderes ve arkadaşlarını astıklarında, Refahyol’u hain FETÖ’nün “gitsinler” tetiklemesiyle yıktıklarında, ne kimse gitti Nagehan’lara, nagehancılara; ne de gitmeyi akıllarına yaklaştırdılar.

Fark budur derken, o fıkrayı yazmamızın bir sırası daha geldi.

İdama mahkum edilenin ziyaretçisi kadınıdır. Görüşmelerinde, yanarım yanarım da suçsuzluğuna rağmen asılacak olmana yanarım, der.

Cevabı destan gibidir o idam mahkumunun.

Masumluğum senin başını dik tutacak!

Mesele başın nasıl olması gerektiğini bilmemeye gelip dayandığından, ikinci taraf için daha acı olmalı dedik.

Can verenler ve canlananlar

FETÖ Borsası haberleri muhalif medyayı aşıp yandaşlarda da tartışma ortamı buladursun, bir örnek daha düştü, gökten elma düşmesi beklenirken masal hayatlarda.

Afyon yerel basın gazetesindeki Ahmet Uçmak’ın “Ak Parti ve FETÖ” yazısını, “Ne zaman FETÖ’ye dokunursak AKP’liler durduruyor” dikkat cümlesiyle haber yaptı siteler.

“FETÖ’cüler hakkında işlem yapılmama talimatı verenler kimler?”

“Hangi işadamları?”

“Kamu görevinden ihraç edilip makam ve mevki sahibi olanlar kimler?”

Sorularını böyle sormuş Afyonkarahisar’da mukim gazeteci Ahmet Uçmak...

Bir şiir okurduk okul sıralarında: Biz kimleriz, biz kimleriz? Altay’da gelen erleriz!

Artık böyle bir sorunun cevabı, FETÖ’den, FETÖ’cülükten ihya olmuş AKP’lileriz olacak!

Gazeteci Ahmet Uçmak, yaşadıklarını kendince sıralamış alt alta. “AK Parti il başkanı”nın, Düşmanlık yapmak yerine, hakkında yanlış bilgiler vermek yerine, belediyelere talimat vermek yerine, çocuklarımın rızkı ile uğraşmak yerine, “Ortada bir yanlış anlaşılma var Ahmet(im) demesi” gerekirken...

“Beni tehdit etmesini” “anlamış değilim” de diyor Ahmet Uçmak. Halbuki çok kolaydı bu. AKP il başkanı, gazeteci Ahmet Uçmak’ın, uçmak istediğini sanıyor, elinden ve belediyelerinden geleni yapıyor.

Ahmet Uçmak zorda. Onun zorda olması, Türk medyasının zorda olduğunun en büyük delilidir. Bağımsız sıfatı taşıması gereken bir yerel gazeteci “Hallarımı neyleyim” haykırışında.

“AK Parti’nin  Ak kadroları için, Reisimiz, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın yolunda canımızı vermeyecek miyiz?”

Kim alıyor gazetecilerimizin elinden ve hayatından bu haklarını, sorusu gelmez burda insanın aklına... Lakin “Aman” dilemenin AKP günlerindeki yeni hali, deyip de geçilmemeli de... Herkes kendi derdine düşmüşken ve depremlerle sallandıktan sonra telefonlarımızın çalışmamasını ortak sorun bilmişken, kimin elinden ne gelecek de can vermelerin engellenmesi önlenecek? Gazetecimizin cevap araması, serbest can verme alanının neredeliğini de içeriyor...

Son sorusu ise Ahmet Uçmak’ın, tam bir devlet gazetecisi örnekliğinde. “FETÖ denen şerefsiz, alçak örgüt ile mücadele etmeyecek miyiz?”

Elbette garip ve yalnız gazetecimizin, oluşan borsa durumlarından icabında biz de nasiplenmeliyiz gibi bir arzuda olduğunu iddia etmek hata olur, yanlış olur, günah olur.

15 Temmuz üstünden çok 15 Temmuz geçmesine ve ülkenin yeni bir sistemi olmasına rağmen, insanımızın mücadele hallerini terketmemesi ve ila nihaye öyle yaşaması gerektiğini ifade etmek istiyordur gazetecimiz Ahmet Uçmak. Zira o da biliyor, FETÖ’nün ne siyasi ayağına, ne de siyasi başına yaklaşılamadığını... Daha başta söylenmişti, “Ne zaman FETÖ’ye dokunsak, AKP’liler durduruyor” gerçeği...

Babalar, oğullar, damatlar

“Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın kardeşi Serhat Albayrak tarafından yönetilen Sabah Gazetesi’nin birinci sayfasında ve iç bölümünde neredeyse bir sayfa olan haberde, Bilal Erdoğan adından söz edilmedi.

Bilal Erdoğan adından söz etmeyen Sabah Gazetesi AKP kulislerinde tepkilere neden oldu?”

Tırnak içine aldığımız bu haber yazılımını ODA TV sitesinden aldık. Sitenin ilk haberi olarak duyurulduğunda dikkatimizi çekmişti.

Sabah Gazetesinin “gazete” olmasını istediğinden mi ODA tv sitesi, bir haberin takdim ediş şekline takıldı böyle? İsteyen, gazete olması arzusunun önüne “iyi bir” kelimelerini de koyup okuyabilir.

Damat, Bakan, Kardeş sıfatlarını kullanmada hatasız olan ODA tv sitesi, Bilal Erdoğan adının yazılmamasında niçin yanlış arıyor ve neden rahatsız oluyor? Sanki bir kutsallık ihlal edilmiş gibi…

Bir ihbarda bulunup, bir suç duyurusu yaparcasına tepki gösteren ODA tv sitesi, AKP kulislerinde ortak ararken, oradakilerin, ülke meseleleri bir yana, Bilal Erdoğan adından bahsedilmemesi bir yana görüşünde, kapasitesinde ve kalitesinde olduğunu mu anlatmak istiyordu acaba? Bir ihtimal..

Kim derdiki gün gelecek bir solcu site, yana yakıla özel isimler arayacak yandaş sıfatını verdiği medya organlarında?

Ve birisi çıksa deseki: Size Bilal Erdoğan adı arattılar ya.. Hiç bir şey yapmadıysa o yandaş medya, bu yeter.. Ne olacak?

***

Bilal Erdoğan, Bilal Erdoğan olunca.. Aynı anlarda başka haber sitelerine başka başlıklarla konu olmasını da yazalım istedik.

Basın sanayimizin devşirme elemanına konuşmuş CNN Türk ekranlarına oturup.. Ve o muhabbet röportajının önemli saydığı bir yerini almış MSN haber. Biz de oranın doğrucusuyuz.

Askere, er olarak gitmek istediğini söyleyince, babası Erdoğan’ın ne dediğini, kelimesi kelimesine aynen aktarmış oğul Erdoğan.. Fakat önce genel bir suçlaması var. Diyorki: “İnsanlar benim üç hafta askerlik yaptığımı fotoğrafı olsa bile kabul etmedi”

İnsanın etrafında yahut külliyesinde veya sarayında yüksek maaşlı ve yüksek sıfatlı çok danışman olması da çare değilmiş, işte bu örnekte olduğu gibi..

Neyi, nasıl konuşacağını mı öğreteceğiz. Hem sonra askerlik yaptığını böyle anlatsa ne olur, anlatmasa ne olur? Eleştireni kim okur? Partilerinin adı var, binaları bile yok. Kimbilir belki de böyle düşünmekte haklıdır o danışman kişileri.

Bilal Erdoğan’ın bana inanmadılar dediği insanlar, babasının partisine de oy veren, ki ayrım yapmamış, bu ülkenin insanlarıdır.

Aradan geçen onca zamana rağmen, bunun sebebini niçin araştırmamış, sormamış da böyle, olduğu gibi kabul etmiş.

Askerlik gibi fotoğrafı dahi farklı bir görevin Bilal Erdoğan tarafından yapıldığına inanmayan insanların varlığının bizzat ve şahsen Bilal Erdoğan trafından itiraf ve ilan edilmesi kimin pozisyonlarının sorgulanmasını gerektirir? İnsanların mı, tesbit sahibinin mi? Muhabbetçi devşirme gerçi mecbur değildir, suya sabuna dokunmaya.. Fakat böyle de röportaj olmaz ki.. İçinde bir kötülük olmadığına inansak da..

Bir Bilal Erdoğan askerliği değil elbette, medyaya konu olan. T.Özal’ın oğlunun da tartışılmıştı askerliği bir zamanlar. T.Özal çıkıp ne demişti? Bizim Ahmet’in uçak ehliyeti var. Amerika’dan aldı. Irak harbi çıkarsa, gidip bombalayacak.. Ve o T.Özal, bu dediğini ispat için mi bilinmez, çok uğraşmıştı bir Irak savaşı çıkarmak için..

Ahmet Özal ve babası T.Özal’ı orada bırakarak, Bilal Erdoğan’ın babasını anlattığı noktaya dönelim.

Er olarak gitmek istediğini sözlü olarak ilettiğinde, “Hakkını kullan” cevabını almış Bilal Erdoğan, babasından.. İzahını da yapmış üstelik. “Yaklaşık 9 yılını ABD’de geçirmiş olan, 3 yıldan fazla orada sigortalı çalışan birisin.”

3 yılı sigortalı 9 yılını ABD’de geçirmiş olmasını Bilal Erdoğan’ın, askerliğini er olarak yapmak istemesi ihtimaline karşı alınmış bir tedbir saymak, vesikası olmadığından geçersizdir ve kabul görmez. Sadece ve sadece, oğluna da “Hakkını kullanmalısın” diyen baba Erdoğan’ın, hakların korunması konusundaki titizliğine örnek olabilir.

Herkesin nefes almadan ve rahatça ulaşabileceği bu kanaatin oluşmasında, eğer varsa, ki biz inanıyoruz, danışmanların hakları da vurgulanmalıydı. Devşirme azar yemese bari..

Ulur aya karşı kirli çakallar

Saadet Partisi Genel Başkanı Bilge insan Temel Karamollaoğlu’na, bir Sivas gününde, dünya yüzüne yakışmayan bir söylemde bulunmuşlar iktidar ittifakcısı partinin taraftarları..

Neden ve niçinin iyi sorgulanması gerek.

Temel Karamollaoğlu’nu gördüklerinde, nelerini hatırladılar da tabiatlarının gereğini yaptılar?

Tarihleri ile hesaplaşamayanlar, hesaplaşmaya yüzleri olmayanlar, kapı kulu hayatlara ulaştıklarında, bu ülkenin havasına uyumu olmayan davranışlarda bulunurlar.

Aheste aheste yazalım yorumlarımızı, acelemiz yok. Anlaşılmaktır önemli olan.

Milli Gazete, Bilge Başkan’ın partisinin fikirlerini savunan ve yaymaya çalışan bir gazetedir. 30 Eylül 2019 tarihli sayısında “Sünnet deyip geçmeyin” başlığı altındaki makalesinde Mahmut Toptaş diyorki, 09.09.2002 tarihli yazısına göndermesinde: “Ecevit, Yılmaz, Bahçeli hükumetinde çocuklara Kur’an okuma yasağının kanununu çıkardıkları dönemde yazmıştım bu makalemi ve başarılı olamaycaklarını söylemiştim.”

Bir hükumette üçüncü olduklarındaki bu icraatlarını, 18 sene sonra olsa dahi niye hatırlayacaklardı? Bilge Başkanımızı gördüklerinde.. Yaraları küllenmiyordu, küllenmeyecekti.

Aslında bu onlar adına sevinilecek bir durum.

Ecevit’le ortaklığı Bilge Başkan’ın partisi de yapmıştı. O aynı Ecevit’le haşhaş yasağı kaldırılmış, Kıbrıs zaferi kazanılmıştı. Bunu da hatırladıklarında işte, kimyaları bozuluyordu.

Bir Kur’an okuma yasağı mı idi Ecevit’le beraberliklerinde hazmettikleri? Hayır!

Bugün Tanrı Dağı’nda ulutulan milletvekillerinin, Ecevit’in yanında iken bize Cumhurbaşkanı adaylığı düşmez diyerek, seçilmesi mümkün görünen Somuncuoğlu’na saldırması da dizi yapılmıştı tv kanallarında. Biz unutmadık, onlar da unutmamıştır.

Temel Karamollaoğlu başkanı gördüklerinde tarihlerindeki Ecevit’li sayfaları hatırlayanların klinik hallerine, Tanrı dağlarına gitsinler gelsinler gibi bir tedavi metodunu biz söyleyecek değiliz elbette.

Kendilerinin bileceğine inanıyoruz.

DOĞRU YOL

Ekrem Şama ağabeyin paylaşımlarından aldım bu MSP afişini.

Sırat-ı Müstakim’i böyle anlatmıştık.

Gün geldi, yeni kurulan partimize isim olarak seçildi. Fakat o toplantılarda Demirel biraderlerden birinin “Bizim Süleyman yanlış adam. Ben artık sizinleyim” diyerek bulunmasını hoş görmemiz, emeğimizin, fikrimizin yürütlmesine sebep olmuştur.

Doğru Yol’u onlara kaptırınca, Refah Partisi konmuştu partimizin adı.

Zeki Ceyhan ağabey bir kere daha yazsa ayrıntılarını da hafızalarımızı tazelesek..

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?