Reklamı Kapat

Diyarbakır’da evlat nöbeti tutan annelerin hatırlattıkları

Müslüman Kürt halkını kendi köklerinden, dininden ve geleneklerinden koparmak için çeşitli tuzaklar kurulmaktadır. Bu tuzakların en büyüğü ve en tehlikelisi ise Marksist-ateist ideoloji etrafında şekillendirilmiş bir terör örgütünün ortaya çıkarılmış olmasıdır. Kürt halkının haklarını savunma maskesi altında ortaya çıkarılan ama özünde Kürt halkının İslam’la bağlarını koparmayı amaçlayan bu proje, emperyalist devletlerin tamamının tam desteği ve kanatlarının altına alması sonucu uzun yıllardır siyasi, kültürel ve toplumsal alanlarda olduğu gibi terör örgütü olarak da bölgede etkisini artırarak devam ettirmektedir.

Esasen Kürt halkını özünden koparma çalışmalarının mayalanma süreci ta 1950’li yıllara kadar uzanmaktadır. Nitekim o dönemde Diyarbakır DSİ Bölge Başkanı olan muhterem Recai Kutan Bey müteaddid defalar Diyarbakır, Mardin ve çevresindeki köylerde turist adı altında dolaşan onlarca Fransız, İngiliz, Alman gruba tesadüf ettiklerini ve bunların emperyalist amaçlar doğrultusunda buralarda dolaştıklarını ta o günlerde anladıklarını açıklamıştır.

Bu bölgede uzun soluklu çalışmalar sonucu birtakım insanlar maalesef kendi dini ve tarihi köklerinden koparılmış ve Marksist bir örgütün taraftarı yapılmıştır. Nitekim adeta bu örgütün sözcüsü gibi açıklamalar yapan partinin yetkilileri Ramazan gününde sabah kahvaltılı basın toplantısı düzenlemekten çekinmediği gibi, Kürtlerin asıl dininin Zerdüştlük olduğunu ve yanlışlıkla İslam’a girdiklerini iddia edecek kadar da İslam’a karşı olan kinlerini kusmakta bir beis görmemişlerdir.

 Tabii dış güçler her ne kadar bu işin destekçisi olsalar da asıl tetikleyici unsur içerde yapılan hatalar ve yıllarca sürdürülen inkâr ve asimile politikalarıdır. Gerçi Erbakan Hocamızın defalarca açıkladığı gibi özellikle tek parti döneminde sadece Kürtlere değil tüm mütedeyyin insanlara baskı ve zulüm yapılmıştır. Ezanın yasaklandığı, camilerin birçoğunun kapatıldığı, İslami tedrisatın tümüyle yasaklandığı bu dönemde dahi Kürtler dinlerine ve âlimlerine sahip çıkmışlardır. Türk bölgelerinde İslami eğitim nerede ise durma noktasına gelirken bu bölgede medreseler Müslüman Kürt halkının her türlü riski üstlenerek ve bin bir güçlüğe katlanarak verdiği destek sonucu varlıklarını korumuşlardır. Nitekim bugün de bu destek çok şükür devam etmektedir.

Bugün Kürt halkı adına ortaya çıkan bu örgütün asıl hesaplaşmak istediği rejim ya da devlet değil, İslam’dır. Türk halkını geçmişte CHP eliyle İslam’dan koparmak isteyen güçler bugün de Kürt halkını bu örgüt eliyle İslam’dan koparmak istemektedir. Tehlike yalnız bölge ile sınırlı da değildir. Nitekim şu an Diyarbakır’da çocuklarına, ciğerparelerine tekrar kavuşmak için nöbet tutan annelerin her birisinin anlattığı başka bir öykü, başka bir dram vardır. Birisinin oğlu Mersin’den Irak’a işçi olarak götürülme için yola çıkarılmış ama Kandil’e götürülmüş. Birisinin oğlu evinden alınmış, İstanbul Arnavutköy’de oturan bir başka annenin oğlu ise uzun soluklu bir plan neticesi kaçırılmış. Çocuk daha 14-15 yaşlarında iken bu örgüt mensupları ilgilenmeye başlamışlar ve yaklaşık üç yıllık bir kafa yıkama sonucunda dağa kaçırılmış. Burası çok önemli bir nokta. Yani yıllara yayılan uzun soluklu bir planın adım adım uygulanarak, acele etmeden, ürkütmeden gençleri elde edecek kadroları var. İşin en çok düşündüren ve herkese sorumluluk yükleyen tarafı da burasıdır. Zira Kürt olsun, Türk olsun büyük şehirlerde terör örgütleri, uyuşturucu çeteleri, fuhuş tacirleri, ateistler, lutiler, deistler her birisi bir köşede pusu kurmuş gençleri avlamaktadır. Maalesef Milli Eğitim’in de adı milli olsa da bu suç örgütleri ile mücadele etmek için milli bir politikası yoktur. İş tamamen polisiye tedbirlere havale edilmiştir.

Gençlere sahip çıkma konusunda devletin nefesi yetmemektedir. Zira bununla ilgili bir niyeti ve planı yoktur. Çünkü devlet halen daha İslam’a mesafeli ve hatta yer yer karşıdır. Hâlbuki bu işin İslam’dan başka çözüm yolu da yoktur. Nitekim Kenan Evren 12 Eylül 1980 ihtilali sonrası Tunceli’den 500 dolayında genci İstanbul’a göndertmiş, bu gençler çeşitli İmam Hatip Liselerine ve Kur’an Kurslarına yerleştirilerek o bölgenin teröre destek veren yapısı kırılmak istenmiştir.

Devlet sahip çıkamasa da bu gençler bizimdir ve bunlardan herhangi birisinin dinsizliğe kaymasından her birimize müteselsil sorumluluklar düşmektedir. Özellikle her mahallede bir ya da birkaç cami olmasına rağmen camilerde gençlerin olmamasından imamlar sorumludur. Eğer bir imamın kendi camisinin çevresinden bir genç terör örgütlerinden herhangi birisine katılıyor ya da uyuşturucuya bulaşıyor ve o cami imamının o gençle hiçbir tanışıklığı olmuyorsa ona karşı görevini yapmamış demektir. Esasen Diyanet İşleri Başkanlığı da artık imamları denetleme kriterlerine bazı ek maddeler ilave etmelidir ve camisine gençleri çekmeyi başaramayan imamlara çeşitli müeyyideler koymalıdır.

Hacire anne ile başlayan çocuklarını, ciğerparelerini arayan annelerin bu haklı direnişini destekliyor, bölgenin normalleşmesi için bir ümit olarak görüyor ve hayırla neticelenmesini Rabbimden niyaz ediyorum.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Kasadar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?