Reklamı Kapat

Dünü hatırla, bugünü anlarsın!

“Dünü hatırla, bugünü anlarsın!”

“CHP her zaman yanlış söylemez; bazan da doğrunun ve hakkın ta kendisini söyler. İşte bir vecizesi:” Diyen üstad Necip Fazıl Mayıs-1947’de Büyük Doğu’nun “Gülebilsek” sayfasının başına koymuş bu cümleyi.

Amerika’nın yüz milyon artı birkaç milyon yardımının mevzuubahis olduğu o yıllarda, bir de nükteli yorum yazmış rahmetli üstadımız, bir fikir adamı ağzından.

“Yardım parasını hangi mevzularda kullanmak lazımdır diye Türkiye’den Amerika’ya gidecek heyetler bu parayı (berayı tetkik) orada harcayacaklarına göre, yardım bize değil, Amerikalılaradır!”

DYB sayfamızda bugünün iyi ve doğru anlaşılmasını, bilinmesini her istediğimizde, dünden hatırlatmalar yaptığımızın farkında olan insanlarımıza, aynı metodla aksettireceğiz analiz yorumlarımızı.

CHP’nin unuttuğu ve unutturmak istediği bu vecize bu sayfada hep diri tutulacaktır.

Son haftanın en çok tartışılanı, Külliye’deki kırık sandalye idi. Bunun geçmişte bir örneği var mı ki, bir iddiayı seslendiriyorsunuz, sorusuna cevabımız da peşindir.

Sandalyenin kırıklığının değil ama ümitlerin kırıklığının söz konusu olduğu politikacı sahnelerine çok rastlandı ve bugüne unutulmadan geldi bazıları..

Kartel basınınca iki ayrı kutup gibi işlenen Demirel ve Ecevit’in bir araya gelerek ülke sorunlarını konuşacakları bir randevu çok beklenmiş ve merak edilmişti.

Tıpkı günümüzdeki Cumhurbaşkanı Erdoğan ve İBB İmamoğlu’nun bir salonda yüzyüze olacakları gibi..

Demirel-Ecevit görüşmesi gerçekleştiğinde, kartel basıncıları teknik ağırlıklarla donanmış kapıda bekliyordu. Neyi konuşmuşlar, hangi kararları almışlar, anarşiyi kiminle durduracaklar ve demokrasiyi Meclis’in gölgesinde nasıl işletecekler?..

Cevabı beklenen sorulardan bir kısmı bu kelimelerle canlı idi meraklıların hafızalarında.

İki politikacı kapıda görünür görünmez, önde duran yahut öne fırlayan biri, ilk soruyu sordu Demirel’e.

“Efendim, Ecevit’in elini sıktınız mı?”

Normal şartlarda münasebetsizliğin doruk noktası sayılması gereken bu soruya, orda olan ve basın elemanı sıfatı taşıyanların gülmeleri, kurt politikacı sınıfındaki Demirel’in pası aldığının ve ancak çok sonraları anlaşılacak odaklara mesajını ilk ağızdan ilettiğinin sezilmesini gölgelemişti.

Herkesin ağzında Demirel’in cevabı vardı:

“Elbette sıktım. Binaenaleyh başka bir yerini mi sıkacaktım?”

Ülkenin gelecek günlerinde yaşanması hayal edilen ümitler, işte böyle benzetilmişti günümüzün kırık sandalyesine..

Mitil serdiği İstanbul’un belediye Başkanına “Kırık sandalyeli şahıs” hitabıyla tarihin, coğrafyanın ve siyasetin hafıza kayıtlarına kazınan ittifakcı parti genel Başkanı’nın, Külliye’deki o toplantının ve sonuçlarının tartışılmasını ve benimsenmesini engellemesi paraleldir o Demirel eylemine.

Bir farkla..

Demirel-Ecevit olayında mekan yoktur.

“Kırık sandalye” ise külliyenindir. Mutfağında pişenlere kadar yeni, lüks, şatafatlı, itibarlı kılınan Külliye’yi kırık sandalyeli bilmesi insanlarımızın, acaba, hızlı trenler raydan çıkıp devriliyorken, bir sandalyemiz kırılmış çok mu, yahut nazar çatlattık gibi savunmalarla mı önlenecektir?

Külliye katipleri bu sorumuza cevap ararken, ihaleci sandalye firmasının oyuna dahil edilmemesinden, insanlarımızın, kadrolu bir sandalye kırıcı istihdam edildiği ihtimaline de yaklaşmalarını önlemelidirler.

Durumdan en çok mitil sermiş politikacının faydalandığı gözlerden ırak tutulmamalıdır, öğüdümüz de dikkatlerinde olsun.

ADI ADALET’LİDE NELER OLUYOR?

“FETÖ ile mücadele FETÖ’cü yöntemlerle yapılamaz. Nerede ahlaksızca bir saldırı varsa bu FETÖ’nün bir tezahürüdür.

Daha düne kadar FETÖ ile aynı maklubeye kaşık sallayanlar bugün utanmadan çıkıp FETÖ’yle mücadele dersi vermeye kalkmasınlar.”

Önce genel bir izahat, sonra özel izahat, dahasında da sıraya geç komutu ihtiva eden bu paragraf, Adalet Bakanı’nın bir hesaplaşma davetidir.

FETÖ ile mücadelede devletin kendi yöntemi olduğunu ilan ederken Adalet Bakanı, FETÖ’yü teşhiste de güçlük çekmediklerini vurguluyor.

Bu resmiyetten sonra dizilen kelimelerin sıralamasının İçişleri Bakanlarımızdan Dr. Faruk Sükan’ın “Komünistlerin nefes alışlarını dahi takip ediyoruz!” morallendirmesini çağrıştırması, umarız bir tesadüf değildir.

Mücadele dersi vermeye kalksın veya kalkmasın, birilerinin, maklubeye kaşık sallamalarına kadar takip edildiklerinin ve dolayısıyla kayıtlarının tutulduğunun anlaşılmasını sağlayacaksa bu Adalet Bakanı demeci, rahatlatıcı yönü kadar, sorgulamak isteği de düşürür gönüllere.

“Daha düne kadar..”

15 Temmuz’a kadar demekse,

“FETÖ ile aynı maklubeye kaşık sallayanlar..”

“Aynı maklube” birliktelik ifadesi, “Kaşık sallamak”da eylemde bulunmak ise, cevabı aranacak soru hemen çıkar karşımıza.

Şerikler, yani ortaklık oluşturanlar, yani o sofra etrafında yer bulanlar, hangi adli makamlardan olur aldılar da Adalet Bakanı’nca muhatap kabul edildiler ve onlara bir resmi ağız hiza verir oldu.

Maklube sinisinin çevresinde hacimlerince yer kaplarlarken, “Sizin o taraflarda neler oluyor” gibi sorularla karşılaştıklarında, ne istiyorlarsa verdik siyasetinin gereği olarak öttükleri de öğrenilmiş midir Sükancı takipcilikle.

FETÖ’den yöntem öğrenenler, kulağı geçen boynuz iseler, -ki sayın Adalet Bakanı’nın “utanmadan” diyerek paralelleştiklerini ifşa etmesi bir ispattır bu hususta-veya FETÖ’ce boynuzlanmış iseler, tedavileri için beyinlerine bir ameliyat, bir operasyon yapılacağının da sinyalini bu demeçten, onlarda alacak, galiba biz de alacağız?

100 SENE ÇOK GÜNDÜR

100 sene önce, tarihlerin 15 Eylül 1335 yani 1919’u gösterdiklerinde çekilen bir telgrafın, tekrar tekrar yayınlanmasına biz de katılıyoruz bugün.

“Malatya Mutasarrıf Vekili vasıtasıyla Hacı Kaya ve Şatzade Mustafa Ağalara

Padişah ve millet hainlerinin iğfalatına kapılarak maazallah beynel-İslam kan akılması ve bigünah zavallı Kürt kaddeşlerimizden  bir çoğunun asakir-i şahane tarafından itlaf edilmesi gibi dünya ve ahiret pek elim bir akibetin men’i husül-i emrinde sebket eden himemat-ı vatanperveraneleri Sivas Umumi Kongre Heyetince şayan-ı takdir ve şükren görülmüştür. Sizler gibi din ve namus sahibi büyükler oldukça Türk ve Kürdün yekdiğerinden ayrılmaz iki öz kardeş olarak yaşamakta devam eyliyeceği ve makam-ı Hilafet etrafında sarsılmaz bir vücut halinde dahil ve hariç düşmanlarımıza karşı demirden bir kale halinde kalacağı şüphesizdir. Cenabı Hak mesainizi meşkûr eylesin.

Heyet-i Temsiliye namına Mustafa Kemal”

1947’nin Büyük Doğuluların birindeki muhasebe sayfasından aşağıya aldığmıız, Diyarbakır’dan K.O.’nun bildirdiklerini basamak yaparak ve bugüne kadar yaşatılanları şöyle bir hatırlayarak – ki bu hatırlamada rahmetli Erbakan Hoca’mızın Bingöl nutku önemlidir..- durduğumuz yerin meridyen ve paralellerini doğru tesbit etmeliyiz. Geç kalmışlığımız içimizi acıtsın..

“Bitlis, Hakkari, Karaköse, Mardin, Muş, Siirt, Urfa, Van ve Diyarbakır vilayetlerinin tek lisesi vardır. D.Bakır Lisesi!..

Talebe ikinci kata, mektebin yıkılmaması için merdivenden birer birer çıkar; sınıflardan gökyüzü gözükür ve yağmurlu günlerde talebe şemsiye ile oturup ders dinler. Kırılan camların yerine kağıt yapıştırılır ve elektrik zıyası altında ders almak icap eder.

Üç senede beş müdür değişir; muallimlerin bir kısmı bir yıldan fazla kalmaz. Bazı vilayetlerde muallim bolluğu varken, burada hala boş geçen dersler vardır. Talebe bir sınıfın derslerini okumadan bir üst sınıfa geçer. Böyle olduğu halde bu liseyi Vekaletin unuttuğunu bilen muallimler her istediğini yapar.”

GÜNDEMDEKİ “SIFIR”

Edebiyatta, sanatta veya siyasette adı olan insanların vefatlarından sonraki zamanlarda yakınlarının, yakın duranlarının ve takip edenlerinin tanıklıkları kağıtlara döküldüğünde, geçmişe ayna tutulmuş gibi gelir. Fakat bu ayna hep düz ayna olmaz. Sirk aynaları gibi görüntüsü düşen kişileri incelten veya kalınlaştıranlar da vardır.

Ha, bunları dahi okumak zevk verebilir insana. Başka zamanlarda, başka yererde okuduklarımızla mukayese ederken, uyutucu dozu iyi ayarlanmamışları fark edip, kimine gülüp geçer, kimine de “Körlerle, sağırlar, birbirini ağırlar” deyimini yapıştırırız.

Türkiye’ye sosyalizmin gelemeyeceğini, en inançlı komünistler bile anladı ama Can Yücel anlamadı, mealindeki cümlelerle anlatılan, ünlü Hasan Ali Yücel’in oğludur. Türkiye’ye Komünizm gelecekse onu da biz getiririz diyen İnönü valisinin yaptığı hazırlıkların sonucu mudur öyle olması? Cevabı onlardadır.

Türkiye’nin, kurtuluş savaşındaki şehidlerinden daha fazla gencini anarşiye kurban verdiği yıllarda, komünizme toz kondurmayan şair olarak tanıtılan Can Yücel’in, Sovyetlerin Çekoslavakya’daki işgal ve imha hareketini burada işlerinin güçleştirilmesine denk görmesi bir yana, üniversite etiketli bir gençlik arkadaşı tarafından nasıl pazarlandığı da bilinmelidir.

“İyi şair, benzersiz insan, parlak zekalı, kıvrak ve enerjili, okumuş ve bilgili.”

İsteyen bu sıfatlarıyla kabul edebilir Can Yücel’i, isteyen CHP’nin en ünlü Milli Eğitim Bakanı’nın oğlu olarak bilir. Meselemiz, adını yazdığımız veya çağrıştırdığımız kimsenin şahsiyeti değil. Kişilik haklarına bir saygısızlığımız olamaz.

Amerika’nın, “Bizim boys’ların ihtilali” dediği o devirden sonra, Türkiye’nin T.Özal tarafından idare edilmek şansızlığının ürünlerinden sayacağımız, gençler kurban edilirken durdukları yer dolayısıyla onları etkileyenlerin hesaba çekilmemesini fırsat sayıp, bugün, eski zamanların sevimli komünisti veznindeki yazılarla önümüze getirilirlerse, itirazımız elbette olacaktır.

İktidar sorumlularının dahi ancak farkettiği geçmişiyle bağsız gençliğimizden gönüllülere, karşılaştırmalarda kullansınlar ve ya öyle mi yanılgısına düşmesinler diye doğru bilgileri vermektir hedefimiz.

Akbabacı Y.Z.Ortaç, “Mektep arkadaşım Yücel” başlıklı yazısında, “Sıfır” meselesini anlatmış.

“Bir memleket gezisinde, Atatürk onu yanına almıştı. Yeni insanlar vardı bu yolculukta. Atatürk, onları  çeşitli konularda konuşturarak deniyor, tartıyordu. Bir akşam sofrasındakilere sormuştu:

- Sıfır nedir?

Yücel’in cevabı şu oldu:

- Sizin huzurunuzda ben!”

Oğul Yücel ise babasının “sıfır” halini şöyle hatırlamış:

“Atatürk sormuş sıfır nedir diye. Sonra herkes birşeyler söylemiş. Atatürk olmadı, molmadı, bilmiyorsun diye terslemiş. Babam bakmış pabuç pahalı. Ne dese, felsefi bir cevap verse, hani sıfır altının başladığı yer dese, yine olmayacak. Atatürk mutlaka kulp takacak. Babam da “Efendim sıfır, sizin karşınızda biziz’ demiş. Atlatmış vaziyeti.”

Onu iyi tanıyanların en başındaki isim üstad Necip Fazıl da, sadece “eski” sıfatlarıyla yaşamaya mahkum olduğu ve Milli Şef iktidarının “Günah keçisi” ilan edildiği 1947’de kendi hesaplaşmasını istiyor.

“Atatürk’e “Namütenahi sensin; sıfır benim!” demeseydin de mebus olmasaydın. Sonra da şu maarif vekilliğine getirilmeseydin ve köşende (Barem)in 2 inci ve şiir ve fikrin 102 inci sınıf bir mensubu sıfatiyle rahat rahat otursaydın. Bütün bu haller başına gelir miydi? Söyle şimdi, bütün bu fani mazhariyetlerden sonra bu mevkie düşmek, seni bütün bunlara hiç nail olmamış bulunmaktan daha zararlı çıkarmadı mı? Söyle, söyle. Pişman mısın, değil misin?”

 “Söyle, söyle, pişman mısın, değil misin?” sorusuna muhatap Hasan Ali Yücel’e “kuş” demesinin gerekçesini de yeni hükumet listesinde adına rastlanılmadığında yazmıştı.

“Yeni hükümetin dışında kalan bakanlar arasında bahsedilmeğe değer tek şahıs, bize klasikler tercüme manzumesiyle şark ve garp edebiyatını kazandıran, İnönü ansiklopedisi ni tezgaha koyan, devlet konservatuarını harikalaştıran, Teknik Üniversiteyi kuran, maarif şürasından maarif şürasına en mahrem irfan meselelerine maya tutturan, Köy Enstitülerini açan, üniversiteye muhtariyet veren ve bütün bu hamaratlıklar içinde bütün bu aziz davalara hiç el atılmamış olmaktan daha çok ıztırap ve inkisar çektiren; fakat her şeye rağmen yanık sesiyle okuduğu mevlüdlerin güzelliği ve samimiliği inkar edilemeyecek olan, bilhassa Londra’lara kadar kuş gibi uçup gitmeğe bayılan Hasan Ali Yücel’dir.”

Aynalar ve aynacıların önem ve farkına bir katkımızda böyle olsun.

TELEFONMAN

Adnan Oktar’ın duruşmada, ünlü devşirmenin “Tatlı uyku, acı telefon” romantikliğinde ve tedbir amaçlı yazdığı telefon konuşmasını tasdik etti.

Baskının yapılacağını öğrendiğinde, “Basına haber verelim dedim, hatta A. Hakan’ı aradım.” ifadesi zapta geçmiş.

Basına haber vermek A. Hakan’ı aramakla eşdeğer midir?

Yargılanan, daha önce de hep böyle mi yapmıştır? Basınla bir işi olduğunda?

Telefon edilen, “Hayatımda ilk konuşuyordum Adnan beyle..” diye yazmasına rağmen o savunma günü, neden Adnan bey ilk defa aradım dememiştir ifadesinde?

Muallakta kalan bir bilinmezlik daha var.

Başka kimler basına haber vermek ihtiyacı hissettiklerinde aramıştır, telefon edilen kişiyi? Bu konuda A. Oktar’ın bir istihbaratı olmalı.

Telefon icad edildiği günden beri, hiç bir ülkede bizdeki kadar benliğimizin içine girmemiştir.

Mahkeme dosyalarında telefon görüşmesi kayıtları, yüz yüze görüşmelerden çok defa fazla ise, elbette biz de önemseriz ortalığa düşen veya düşürülen telefon görüşmelerini.

Birkaç hafta önce, eski bir minübüs şoförü de ilan etmemiş mi idi bir twit yazısıyla telefonla neler neler konuştuğunu?

“Erdoğan’a telefon ettim. Dışişleri Bakanı’nı devreye soktu” diye başlayan o twiti okuyanlar, acaba kaçıncı kez aramıştı, sorusunu akıllarına düşürmeden olağan işlerden saydı iseler, sebebi nedir bu hallerinin?

Bu ülkedeki en büyük sorunumuz trafik sorunu değil, telefon trafiği sorunudur. Üstelik çözümü mümkün diyemeyeceğimiz bir sorundur bu.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?