Reklamı Kapat

Masa olmasa…

Biz sofra biliriz, masayı sonradan öğrendik. Sofranın etrafında hilal gibi dizilir birbirimizi eşit şekilde görme imkânı yakalardık. Masanın bizden evvel odaya yerleşmek gibi bir huyu vardı. Masanın etrafında dizilmek yoktu, masada yerini almak vardı. Masada yerimizi almak için öncelikle ait olduğumuz sandalyeyi bilmemiz gerekirdi. Tüm aile sandala biner gibi sandalyelere yerleşir masanın değişik uçlarındaki yemekleri tabağımıza kapasitemiz ve iştahımız ölçüsünce servis ederdik. Self servisin ilk denemeleri böyle başladı. Seneler sonra serpme kahvaltıyla tanışacaktık. Fakat bizde kahvaltı ne serpme ne de tepeleme olurdu. Annem her şeyin kararını bildiği için israfa yol açmayacak şekilde evde ne varsa önümüze koyardı. Cemal Süreya’nın “kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” dizesinden falan da haberi yoktu annemin.

Masada yemek yemek Türk toplumuna 19. yüzyıldan itibaren başlamıştır. O zamana kadar çatal, kaşık kullanma tekniği de olmadığından insanımız elleriyle yemek yiyordu. Osmanlılar kendi zamanlarında diğer milletler gibi yemeklerini yer sinilerinde yemekteydiler. Çatalın bulunmadığını söylemiyoruz tabi. Zira 11.yüzyılda Osmanlı’da çatal olduğu ve İstanbul’dan Avrupa’ya çatalı Bizanslıların götürdüğü tarihi kayıtlarda mevcuttur. Alafranga yemek yeme düzeni Sultan Abdülhamit döneminde İstanbul’da seçkin kimseler arasında yayılmaya başlamıştır.

Geçen bir dost mutfak masasında şiir yazarken fotoğrafını paylaşmıştı. Bir de fotoğrafın altına: “Bir masam bile yok” diye yazmış. Masanın da çeşitleri var yani. Ameliyat masası, nikâh masası, okey masası, rakı masası, emniyet cinayet masası, öğretmen masası ve daha bir sürü masa var sosyal misyona sahip. Ayak sayısı üçle başlayıp dörtle biten somut ortam araçlarıdır onlar. İBB’de “Beyaz Masa” diye bir ünitenin olduğunu da biliyoruz. Yemek masasında pekâlâ şiir de yazılabilir. Edip Cansever “Masa da masaymış ha” şiirini ne malum belki de yemek masasında yazmıştır. Üzerine her bir şeyi hayatımız hafiflesin diye attığımız yegâne tahammül aygıtımızdır o.

Öyle zamanlarda yaşıyoruz ki diz kırıp, bağdaş kurup yerde oturma kabiliyetimizi yitirmiş haldeyiz. Dört kişi bir araya gelsek masa olmadan oturup organize olamıyoruz. O ne güzel bir Metin Altıok şiirdir:

“Ne zaman bir masaya otursak / Seninle karşı karşıya / Masa durmadan uzuyor aramızda. / Tozlu bir yol oluyor giderek / Ve ben başlıyorum koşmaya.” 

Masanın böyle insanı insandan uzaklaştırdığı tarafı da var. Dünyanın iki ucunda yaşıyormuş gibi masanın iki ucunu paylaşan insanların içlerinde uzadıkça uzayan tarif edilemez uzaklığı.

Masa olmasa sandalye boşlukta kalır. Makam ve mevki duvara toslar. Öğretmen yörüngesinden kayar. Yo öğretmenin masaya oturması şart değil, o masa orada duracak ki öğretmen ona gelip gidip tutunabilsin. Dört ayaklılık hayvanlara ve de daha çok masalara mahsus bir özellik. İki ayaklı masalar son zamanların pratik kullanımına daha uygun. İnsan gibi düz ayak. Masa olmasa anlaşmazlıklar bitmez. “Masaya oturmak” bu anlamda bir iyi niyetin ve ümit ışığının bir karşılığıdır.

Öğrenciliğim masa dışında geçti. Evde küçük de olsa ders çalışmak için bir masam vardı. Ben onun başına geçtiğimde şehirler arası yolculuk yapıyormuş gibi hissederdim kendimi. Hayal âlemine dalar, bir müddet sonra kafamı masanın üzerine düşmüş halde uyanırdım. Bu yüzden ne ders çalışırken ne de kitap okurken veya yazı yazarken son yıllara kadar masanın başına geçmiş değilimdir. Ya somyaya yayılır ya kanepeye kurulur ya da yerde mindere oturup duvara yaslanarak okur yazardım. Masa tenisi oynayanları bile bir türlü anlayamaz ve yadırgadığımı anlayamayanlara “iyi de niye masada?” diye mukabelede bulunurdum.

Masa yayılmacı karakterin kendini ele vermesidir. Baksanıza adam lokanta açıyor yola masa atıyor, kahve işletiyor yola masa atıyor. Yola masa atmayan sadece tuhafiyeci ve manifaturacılar kaldı neredeyse.

Masa cesaretimizin tescil edildiği ortamdır. Masaya yumruğunu vuran davayı yüzde doksan kazanmış, yüzde seksen haklı konumuna yükselmiş sayılır. Masa insanın kafası sayılsa yeridir. Masası dağınıksa birinin anlayın ki kafası da o denli dağınıktır.

Ezcümle demem o ki masa olmasa sandalyeler havada uçuşur, imgeler boşlukta sallanır, şairler ortalıkta dolanır. Öyle değil mi İsmail abi?

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hüseyin Akın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

01

Iyildiz - Sayın yazar, "11.yüzyılda Osmanlı’da çatal olduğu ve İstanbul’dan Avrupa’ya çatalı Bizanslıların götürdüğü tarihi kayıtlarda mevcuttur"... diyorsunuz da, 11. yüzyılda Osmanlı mı vardı ve Bizans neredeydi... Bu hangi kayıt, belirtirseniz...

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 17 Eylül 16:06

Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?