Reklamı Kapat

2019 yazında haset, kaset, fesat günleri

CHP’li medyacıların İnönü’den sonra adını en çok yazdıkları politikacı Kasım Gülek’ti.

En kanlı ihanet örgütünün tüm Amerika bağlantılarını programlayan ve pratikte gerçekleştiren olmasına rağmen, Menderes Devri’nde, CHP’nin tetikçi kalemlerince uydurulan ve ona uyarlanan bir fıkrayla da hala gündem yapılan bu kirli politikacının mirasını, bugün maalesef ve ne yazıkki, bir milletvekillerini gönderip uluttukları Tanrı dağı’nın yanında islam ahlak ve faziletini de sloganlarında kullanan bir Cumhur İttifakı partisi siyasi malzeme yapmıştır.

Bilhassa Menderes ve DP düşmanı CHP’lilerin sevinerek, övünerek, gülerek anlattıkları yüz kızartıcı o fıkrayı dinlemek zorunda olanların edepli suskunluklarını başarıya yoranlara en doğru, en kestirme ve en susturucu cevabı, ki bugüne kadar üstüne çıkılmamıştır, ben çocuktum duydum.

Meclis’te, adını bir kere yazdığımız o CHP’li politikacıya, bir DP milletvekilinin “sünnetsiz!” dediği iddiasıyla başlayan o fıkranın cevap kısmı, bu ülkenin tüm kadınlarını ayağa kaldırması ve o politikacıyı “tuh” diyecekleri bir eylemle tüketmeleri ve yerin dibine sokmaları gerekirken…

“Ne kadar boşboğazlarmış” gibi bir iftirayı, muhaliflerine yahut bizden değil diye baktıkları, gördükleri kadınlara o politikacının ağzından yöneltenlere bir karşı cevabı ve sorusu her zaman ve her yerde var olmuştur, insanım diyenlerin, insanlığı bilenlerin..

“Sen o politikacınızla aynı sokakta oturur musun?”

Akranı da olan arkadaşına böyle demişti Karacadağ’ın bir Demir Kıratlı köylüsü. O benim babamdı.

Kararmış bir suratla dükkanımızdan hızla çıkıp giden o çocukluk arkadaşının birkaç ay babamın yanına uğramadığını da bilirim.

Daha apartmanlı olmadığı için şehirlerimiz, sokağın paylaşılması ifadesini, o CHP insanları kapı komşusu, site komşusu diye anladıklarında maksat, bugün dahi hasıl olmaya gebedir.

O günlerde aklı başındaki kalem erbaplarınca bazı soruların hiç sorulmaması, zira arşivlerde yok, bugün o hataları ve çirkinlikleri tekerrür ettirmektedir. Demekki neymiş? Tarih insan hafızasıda yaşanmalıymış.

Bir milletvekili, sünnet organıyla ünlendiriliyorsa, tanımlanıyorsa, partisi biz öyle mi anlaşılıyoruz, biliniyoruz mahcubiyetini yaşayarak çareler üretecekken..

O politikacının partisi, “Sünnetsiz” sıfatının mecazi anlamında kullanıldığını, eğer bir DP’li bunu kullandı ise, ve o mananın da varlık ilkelerine aykırı olduğunu bilecek kadar maaşlı insanlardan oluştuğuna göre..

Çiğliklerini neden pişkinlik yaptılar?

Partisinin genel sekreteri iken ele yüze çalınacak politik icraatı olmadığında dahi bekarlığı üstünden malzeme yapılması, ey şanlı Türk medyasının, dedikodusu ayağa düştüğü zamanlarda Zeki Müren’i nişanlaması, evliliğe hazırlaması haberlerine paralellik arzettirmek değilse, adı nedir?

Gençliğini Türkeş’in basın bildirilerini dağıtmak ve ertesi gün, şunu derken bunu demek istedi açıklamalı destek bildirilerini bir daha dağıtmakla geçirmiş ve her politik kümeye savrulmuş bir eski politikacı, o Türkeş’in halefine sormuş:

“Kasetin var mı?”

Tek merakın bu mu? Kaset müptelası mı oldun? Sendekiler kimin, koleksiyon mu yapıyorsun?

Gibi karşı sorularla geçiştirmek veya ekmeğini yediğin, seni bakan yapan, adam yaptığını da sandığın T.Özal’ın, köprü yollarında “Şuraya bir kaset koy da neşemizi bulalım Semiraaa!” dediği vakitlerini mi özledin ülkemizin, sorusuyla susturmak varken, ana ve eş sıfatlı kadınları cümle içinde kullanmak, kültürde, irfanda, harsta dibe vurduğumuzun resmidir?

“Bir kaset varsa, ya ananla, ya karınla olabilir, onu onlara sor…” Burada tekrarlamakta zorlandığımız ve okuyucularımızın mazur görmesini istediğimiz bu cümlede, ne bir hattı müdafaa, ne de bir sathı müdafaa başarısı vardır. Kaseti sorulanı, ana yahut eş sıfatlı kadınlara yanlış, hatalı ve tasvip edilmeyecek bakış açılarıyla tanımlayan bu cevap, yakıştırmak istemesek de “iftira” boyutundadır. Tıpkı CHP’lilerin, şüphe edilen o milletvekillerini sahiplenmeleri gibi…

Bir soru twiti, bir cevap twiti, sosyal medyada tartışmaları tetiklese de, toplumumuzu ayrıştıran ve kamplaştıran eylemlere dahil edemeyiz, kanaatine yönelmiş milliyetçi insanlara katılmadığımızı da örneklendirmek istiyoruz.

Ayrıntı önemli değil. İnternetin haber sitelerinde bugün bir haberi duyuran kelimeleri aynen yazıyoruz buraya.

GS Başkanı dediki: “Sanki uygunsuz kasetimiz var.”

Başkan sordu: “Porno kasetimiz mi var?” Liselerimizin en köklüsü sayılan ve bir önceki devletimizden gelenekli bir müessesemizin futbol takımının baş sorumlusu, geçtiğimiz haftalarda “Erdoğan’a telefon ettim, Dışişleri Bakanı’nı devreye soktu” twitiyle sınıfı belirlenen eski minibüs şoförü elemanına ve sorumlu olduklarına ceza verilmesine karşı çıkarken, demiş bunları. Ya gündemde kaset olmasaydı?

Kendini FETÖ ile tanımlayan AKP yetkililerini yazmıştık geçen haftalarda. Kasedimiz mi var? Sorusuyla etik dersi vermeye, ahlaklılık ilanı etmeye ayarlandığımız vakitlere ermişiz bugün.

Yoksa diyorum, toplumumuzda hafızayı sıfırlayan hastalığa tutulmuş veya pençesindeki diyeceğimiz insanlarımız, bu yaşadıklarımızı kabul etmediklerinden ve tahammüle güç yetiremeyeceklerinden mi, bir kaçma yeri, bir sığınma yeri mi saydılar o hallerini?

Allah aklımıza mukayyet olsun!

Tahammülün fevkindeki siyasetçiler zamanıdır yaşadığımız bu günler.

 Fıkralarla anlatılırsa Ak “Fırka”

Bir Nasreddin Hoca fıkrası yazacağım. Aslında çoktandır yazmak istiyordum ama, bugün anlaşılır olacağına inandım diyeyim de gerisi sizin olsun.

Nasreddin Hoca fıkrası anlatmak ya da yazmak da mı bir ön hazırlık gerektirir oldu ülkemizde, gibi bir soruya cevap vererek başlayalım isterseniz.

Elbette Nasreddin Hoca’mızın mirasından pay almada hiç birimizin bir sıkıntısı, bir tasası yok ve olamaz da... Lakin ya anlattığım fıkranın günü gelmemişse... Bunun izahı nasıl olacak? Mizahta zorlanmadığımız artık tescillidir ama, mizahın izahını isterlerse...

Nasreddin Hoca’mızı daha da ünlendirmek için şeklini çizenler, onu eşeğine ters binmiş göstermiyorlar mı? Mesela düdük getirmesini isteyen çocuklarla konuşurken... Yani Nasreddin Hoca’mızın bindiği herkesin de bildiği bir eşeği var.

Burası çok önemli. Zaten bizde çok önemli olduğu için hatırlatıyoruz. Nasreddin Hoca’mızın eşeğini unutmamalıyız. Çünkü şimdi yazacağımız fıkramızda  da var. Hem de fıkranın baş rolünü Hoca ile paylaşmakta.

Anlatıyoruz: Nasreddin Hoca, yaşlanıp işe yaramaz hale gelen eşeğini beyhude beslemekten kurtulmak için, kösünü çözüp koyverir. Hayvancağız gittikçe dermandan düşerek dağlarda bir tutam ot ararken, Timurleng’in gözüne ilişmesin mi? Sorar:

-           Kimindir bu eşek? Sahibi tez buluna!..

Bulurlar ve huzura çıkarırlar. Bizim Nasreddin Hoca’mızdır.

-           Bir daha bu hayvanı bu halde görmeyeyim. Suyunu, yemini önüne koyacak, işe koşmayacak, ona bu düşkün halinde iyi bakacaksın. Seni mutlaka bir yerlerden bir yerlere, ağlaya sızlaya taşıyıp durmuş olabilir.

Hoca çaresiz, hoca kederli. Yediğinden yedirir, giydiğinin yamalılarını çul yapar. Bir müddet sonra eşek adeta gençleşir, canlanır, ağırlık kazanır ve diri bir sesle anırmaya başlar.

İşte tam bu sırada, Nasreddin Hoca’mızın yanında, ondan eşeğini isteyen köylüsü olsaydı, Hoca eşek yok dedin ama, bak ahırdan ses veriyor deseydi, Hoca’da o meşhur cevabını kayda aldırırdı. Sen bana mı inanıyorsun, ahırdaki eşeğe mi?

Lakin hocamızın bu fıkrası ya önceden yaşandığı ya da sonra yaşanacağından eşeğinin sesini yalnız kendisi duyar. O halini de bir fıkra olarak zapta geçirtir. Zira o bir Nasreddin Hoca’dır.

-           Anır koca eşek anır! Timurleng gibi arkan var.

Biz de biliyoruz bu fıkrayı. Üstüne kompozisyon yazmışlığımız dahi vardır okullarda. Sizi derde, gama, kahıra, kedere, yeise, tasaya, eleme, üzüntüye, endişeye, kasvete, hüzüne, hüsrana, hicrana, ızdıraba, kabusa, hafakana, teessüre, vehime, buhrana sürükleyen ne var bun fıkrada? Derseniz, cevabım zamanla ilgili olacaktır.

Kuzum siz hiç medyayı takip etmiyor musunuz? Olan bitenden haberiniz yok mu? Şimdi ben bu fıkrayı o günlerde yazsaydım, eski ve yaşlı politikacıların yüksek maaşlı yüksek makamlara ve bankalara atanmasına bir gönderme yaptığım iddiasında bulunmayacaklar mıydı, mahkeme kararlarını tasdikten ve alkışlamaktan arta kalan zamanlarında o tetikçi katipler. İşte biz onlara bu fırsatı vermedik, hem de hiç hafakanlar basmadı ve korkmadık, yazamamış olsak da...

Politikacının eskimişi, yaşlısı olmaz, makbulü olurmuş.

Sayın Cumhurbaşkanı’mızın 80 yaşını çok aşmış bir yol arkadaşını ve köylüsünü Meclis Başkanı seçtirmesini unuttuk mu? Hatta o kişi, Beykoz’da Saadet Partisi standlarına cepheden hücum ettiğinde elinde bastonu bile yoktu. Yani iyiki yoktu.

Hele hele bir ağırlığı, özgül veya başka türlüsü varsa eski ve yaşlı bir politikacının, dolu konuştuğu iddiasındaysa hem de, Karacaoğlan’ın gamlanma gönül gamlanma türküsünü, hüzünlenip çağırdığmızda, artık endişeye mahal kalmadığından biz de fıkramızı yazarız, gördüğünüz gibi...

Nasreddin Hoca’nın yaşadığı yıllarda Timurleng’in olmadığına inanan ve bunu gerekçe yaparak fıkramıza karşı çıkanların niyeti, “arka” meselesinin anlaşılmasını önlemektir. Bundan ünlü tarihçimiz sayın İlber Ortaylı kadar biz de haberliyiz. Bir itirazları var idiyse bugüne kadar neredeydiler? Biz yazınca mı, iptal yolları arar oldular, tam da adli reformları yapmak düşünülüyorken...

Diyeceklerki: Hem Medyayı takip etmiyor musunuz diye soracaksın, hem de iktidarın en eski politikacılarından birine saydırma yarışına girildiği şu günlerde, durup bu fıkrayı yazacaksın?

Bana ne Amerika’dan!

Bize ne Amerika’dan güvenli bölge umanlardan!

“Kozmik odaya FETÖ’yü sokan kimdir?” sorusunun cevabını ittifakçı partinin lideri dahi hâlâ bilmiyorsa, Temmuzların Timurleng’ini aramıyorsa, Nasreddin Hoca’nın, eşeğine, Timurleng gibi arkan var demesini anlamıyorsa, bize de bu ünlü fıkrayı yazmak düşer, işimiz bu.

Yoksa, partidaşı eski politikacı çocuklarınca havaalanı mekanlarında tecavüze uğradığında. VİP’lere kutsallık atfedercesine, bana VİP’te saldırıldı diye yakınan  kişinin, gazetesindeki köşesinde o eski politikacıları kibir abidesi, hırslı, kindar, kıskanç, kaprisli, marazlı, arızalı, göz oyucu, etek tutucu, ihanetçi, sadakatsiz sıfatlarıyla tasnif etmesi takibimizde olduğundan bizi yönlendirmiş ve yüreklendirmiş değil.

Başta da belirttiğimiz gibi, anlaşılır olmak hedefimize, okuyucularımızın da hazır olmasını hissetmemizdir bu fıkrayı yazma sebebimiz.

Hem sonra sayın Cumhurbaşkanı’mızın “Gelmiş 70 yaşına” diyerek ilgisini vermediği ve esirgediği durumlara da bir desteğimiz olur böylece.

Biz sadece Nasreddin Hoca’mızdan bir fıkra naklettik, o kadar!

 İZMİR KURTULURKEN…

Yıl 1922… Eylülün ilk haftasındayız. Türk ordusu Büyük Taarruza geçmiş ve Yunan ordusunu önüne katarak, İzmir’e doğru yürüyor. Yunanlılar ellerindeki bütün gemileri kullanarak, ricat ve firar eden askerlerini kurtarmaya çalışıyorlar. İzmir bir ana-baba günü. O esnada şehirde en pahalı şey nedir bilir misiniz? Ne ekmek, ne su, ne silah, ne cephane, ne ilaç, ne şu, ne bu? İzmir’in küfür esaretinden kurtuluşunun arefesinde İzmir’de en fazla aranan, en pahalı fiyatla satılan şey festir. Şehirde yaşayan gayrımüslimler, ecnebiler canlarını kurtarabilmek, kendilerini emniyete alabilmek endişesiyle o anda deli gibi fes aramaktadırlar. Çünkü fes müslüman Türk’ün sembolüdür. Çünkü o günkü zafer müslüman fesin gavur şapkasına muzaffer oluşudur. O günlerde başına fes geçiren herkes derin bir soluk alıyor ve ‘İşte şimdi ben de müslüman Türk’e benzedim, bana kimse dokunmaz’ diyordu.

 Jann janlı demej

“İşini yap, başımın üzerinde yerin var ama; işini yapmanın dışında başka işlerle meşgul olursan pejmürde ederiz. Bu kadar açık ve net?”

İçişleri Bakanı Sayın Soylu’nun, İBB İmamoğlu’na söylediği bu cümle konuşuluyor, yazılıyor, paylaşılıyor sosyal ve kağıtlı medyada.

Türkçeyi birkaç yüz kelime ile konuşan okumuş çocuklara sahipliğimizi bildiğinden, üretimleri yerlerde sürünen medyacılarımız, “pejmürde” kelimesinin bilinmezliğine kani olup hemen izaha durmuşlar, tıklanacakları bir soru ile başlayarak, “Pejmürde ne demek?”

Türkçe’de “Pejmürde ederiz” diye bir cümle olmamasına rağmen, bunun bir dil sürçmesi olduğunu ve mesela “perişan ederiz veya paçavra ederiz” denilmek istendiğini yazmıyorlar da yandaşçıklarımız, “Çok güzel söyledi” vezninde döktürme yarışına giriyorlar.

Ne yani, İmamoğlu’un üstünü başını mı yırtıp eskiteceklerdi?

Benzer bir olay geçmişimizde de yaşandı. Korutürk’ün “Eksantrik” demesini, aylar süren tartışmalardan sonra ancak anlayabilmişti aydınlarımız ve yazar çizerlerimiz.

Bu zerafet ve Letafet artık yok, niçin yok?

Tebrizli Remzi Baba, birgün Sirkeci’de bir ahçı dükkanında, ciğer tava yaptırmış menü harici..

Hesabı ödemeye durunca, birde ne fark etsin, cebinde metelik yok..

Bir müddet etrafına şaşkın şaşkın baktıktan sonra, ciğerciyi çağırmış, vaziyetini anlatmış. Herif mazaret dinler mi, ileri geri söylenmeğe başlamış.

Tam o sırada Hızır gibi yetişen Andelip’in, dükkanın önünden geçmekte olduğunu görmüş. Remzi Baba hemen şu beyiti yazıp Andelip’e göndermiş.

“Tuzladı aşçı, diliyle yüreğim yâresini, / Ciğerim pâresi, gel ver ciğerin paresini.”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?