Reklamı Kapat

Eğitimde yabancılaşma sendromu

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM;

Yeni öğretim yılı başladı. Hayırlı olsun! İsterseniz, bu vesileyle eğitimin fonksiyonelliği konusuna kafa yoralım. Eğitimin üretkenliğini ele alalım. Okulların sadece diploma veren kurumlar haline geldiği sözünün gerçekliğini araştıralım. Eğitimin sağlıklı bir zemine oturmasına katkıda bulunalım.

12 sene emek vererek liseden mezun ettiğimiz evlâtlarımızın durumunu inceleyelim: İçlerinde adını yazamayanlar, 4 işlemden haberdar olmayanlar, bir özdeyişin açıklanması konusunda tek söz edemeyenler var. Her genel sınav sonucunda 10 binlerce öğrencinin “sıfır” çekmesini nasıl açıklarsınız? Ya kamuya açık yerleri kirleterek geçenleri, piknik alanında kullandığı mekânı çöplüğe çevirenleri… Umumi tuvaletlerin durumuna girmek istemiyorum.

Yukarıdakileri yapanların hepsi bu ülkenin okullarından geçmiş insanlar. Temiz, düzenli, disiplinli yaşama davranışı kazandıramayan bir eğitim sisteminin yeniden gözden geçirilmesi gerekmez mi?

Okullar öğrenciye edebiyat zevki, sanat ve estetik duygusu kazandırabiliyor mu?  Öğrencilerin ders kitapları dışında, kitaba olan ilgisi hangi ölçüde? 12 yıl eğitim alan bir genç kitaplarla iç içe bir hayat yaşaması, her geçen gün kendini yenilemesi gerekmez mi? Lise mezunu olduğu halde yangından kaçarcasına kitaptan kaçanların sayısı o kadar yüksek ki!

Okumadan kaçan üniversitelinin düşünme, araştırma, sorgulama yeteneği gelişir mi? Ne ufku açılır; ne de inceleme, araştırma yapabilir! Laboratuarlarda sabahlayan ülkelerin ilim insanlarının hep gerisinde kalırız. İlk emri “oku” olan bir dinin “okumayan” mensuplarının oluşturulması ne kadar acıklı!

KENDİNİZDEN KAÇMAYIN

BU manzaraları gördükten sonra, “Bu hâl de neyin nesi?” diye düşünüp çözüm aramak gerekmez mi? Önce insanımıza kendisinden, inancından, tarihinden, özünden kaçamayacağı öğretilmeli. Bu konuda en büyük görev Millî Eğitim Bakanlığı ve üniversitelerin. Bunlar hangi amaçla insan yetiştirdiklerini gözden geçirmeliler! Bu konuda, “millilik” ve “yerlilik” konusunda net duruşa sahip olan ÖĞDER’den yararlanabilirler.

Osmanlı sonrası insanımız ciddi bir ikilem içerisinde. Bir tarafta bizi “biz yapan” inancımız, tarihimiz, özümüz, aslımız; diğer tarafta Batı etkisiyle dayatılan yabancı hayat tarzı. Toplum iki arada, bir derede kaldı. İnsanımız böyle bir cendereye alınabilir mi? Hangisini seçsin? Kendisine ait olanı mı; işbirlikçilerin dayattığı Batıcı hayat tarzını mı?

Osmanlı sonrası, Yahudi asıllı ve felsefeci, ABD vatandaşı John Dewey’in hazırladığı raporlarla şekillendi eğitimimiz.

1950’den sonra da Fulbright Eğitim Komisyonu’na emanet edildi. Komisyonun 4’ü Türkiyeli, 4’ü ABD’li… Anlaşmazlıklarda ABD Ankara Büyükelçiliği hakem konumda…

Müfredatlarda yabancı etkisi açık… Alman Papaz Martin Luter eğitimci gösteriliyor; Yahudi asıllı Newton, Einstein benzeri kişiler “örnek” alınıyor. Avusturyalı Freud biyolojide, Emile Durkheim sosyolojide otorite kabul ediliyor. İspat edilmemiş teorinin sahibi Darwin’in yaratılış inancımızı bozmasına göz yumuluyor.

Alman kadın araştırmacı Dr. Sigrid Hunke’nin Avrupa Üzerine Doğan İslâm Güneşi olarak Türkçeye çevrilen eseri, İslâm âlimlerinin Batı’ya nasıl öncülük ettiğini ispatlıyor.

OKUMA SEFERBERLİĞİ

EĞİTİMDE yabancı hayranlığının Türkiye’yi getirdiği noktaya dikkat ediyor musunuz? Gazali, Mevlâna, İbni Haldun, Akşemsettin, Molla Gürani,  Erzurumlu İbrahim Hakkı, Ali Kuşçu, İbni Sîna gibi yüzlerce ilim ve tefekkür adamından habersiz yetiştirilen evlâtlarımız maalesef kendi değerleri ve kimliğinden uzaklaşıyorlar. Bu gidişat Türkiye’nin geleceği adına büyük tehlike! Vakit geçirmeden millî kimliğimize dönülmesi zorunluluğu var.

Bunun için evlâtlarımızı okumayı sevdirmemiz, inceleme, araştırma merakı kazandırmamız şart. Okumadan hiçbir şey olmaz. Aliya İzzetbegoviç “Okumak özgürlüğe uçmaktır” der. Horace, “Mümkün olsaydı her karış toprağa buğday eker gibi kitap ekerdim” sözünü eder.

Efendimiz (s.a.v.) önce sahabesini Ashâb-ı Suffa’da yetiştirdi; ilim sahibi yaptı; sonra da seriyyeler göndererek fetihlere girişti; zaferler kazandı.

Selâhaddin Eyyûbi’nin elinde 300 bin kişilik ordu vardı. Kudüs işgal halindeydi. Önce “okuma seferberliği” ile halkını, ordusunu eğitti. Eğitimli insanlarla Kudüs’ü fethetti.

Kitap okuyan toplum ne yapacağını bilir. Yabancı etkilere karşı dirençli olur. Aslını bozmaz; özünü korur. Millî ve yerli kalmayı başarır.

Kitaptan uzak toplum sorumluluğunu bilmez. En kıymetli zamanlarını boş işlere harcar. Emperyalistlerin kıskacından kurtulamaz. Kitaba sarılmalı; kitapla yoğrulmalıyız.

Okuyacağız, ilim ve sanatla ilerleyeceğiz. Fethi Gemuhluoğlu anlatır: “Sanatla başladı yurdumuzda yabancılaşma; gene sanatla açılacak yurt dışına; sanatla kalkacağız ayağa.”

Okumayı sevdiremeyen eğitim sistemimiz boş yere başarısından söz etmesin!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Şakir Tarım - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?