Reklamı Kapat

Duvarı mı aştılar

“Camilerde niçin bahsetmiyorlar?” sorusuna muhatap ve bir cevabı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi müesseseleri elbette vardır. Cumhuriyetle birlikte o kuruluşlara müdahale etmemiş, sorular sormamış kurucu adını kullanarak, kanlı proleterya ihtilalciliğinden dönüp geldikleri zemini tarih rantıyla sağlamlaştırmak isteyenleredir bizim sözümüz.

Amerikan filmleri tadında yaşandı sandıkları o yıllardan vesikalarımız da var arşivimizde.

1938’in 14 Temmuz’undan, Birinci Teşrin’in 29’u aralığında yayımlanmış bir dergi cildi var önümde. İsmet Paşa’nın fedailerinden, kalemşörü Y.Z.Ortaç’ın bacanağı O.S.Orhan’la neşrettikleri Akbaba’dır bahis mevzuumuz.

1938’in İkinci Teşrin’inin 17’sindeki kapak  resmini bir daha koyuyoruz sayfamıza. 10’undaki vefat üzerine yapılmış. Bir yaprak ayrılmış ona. Bir sayfada da Cemal Nadir’in “Harp ve Sulh” karikatürü.

10 Kasım’ların başlangıcını anlatan ve Tevriye sanatının yapıldığı bu Akbaba kapağı, bilinmeyen yahut Türk milletinden saklanan tarihin iç yüzünü anlatmaktadır.

Atatürk’ün vefatının hemen ertesinde Cumhurbaşkanı olmuş İnönü’ye “İsmetim” diye sarılan Cumhuriyetimizdir.

Kurtulmuş, istediği olmuş, beklediğine kavuşmuş kadın rolü verilen Cumhuriyetimiz “İsmetim” derken, kendinde olması gereken ahlâki değerlere bağlılığı, dürüstlüğü ve temizliği İsmet’te bulduğunu ilan ediyor; hasret kalmıştım, çok özlemiştim havasında....

Atatürk’ten niçin bahsetmiyorlar da İsmet Paşa’yı allayıp pulluyorlar? Yeni senenin İsmet Devri olacağını da duyuran o dergilerde Atatürk’e ayrılan başka sayfa yahut sütun yoktur. Bunun sebebini de yine ünlü Kalemşor Ortaç versin. 2 Kasım 1966’da yazıyor:

“Herkesin bildiği şeydir: Atatürk, İsmet Paşa’ya dargın öldü. Nedenini tarih araştırsın. Ama Atatürk’ün Başbakanı Celâl Bayar, Atatürk’ün İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü, Atatürk’ün Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak, büyük boşluğu doldurmak için İnönü’nün kapısını çaldılar.

Yeni Cumhurbaşkanının ilk işi, bu vefalı devlet adamlarını işbaşından uzaklaştırmak olmuştur.

İnönü’nün seçtiği Başbakanın baş çabası, ölümünden sonra bir matem krizi geçiren Türk milletine, Atatürk’ü unutturmak oldu.

Pullardan resimleri kazındı. Duvarlardan fotoğrafları indirildi. Adı anılmaz oldu.”

Bu anlatılanları destekleyen bir röportajda merhum Eygi Ağabeyin “Büyük Gazetesi”nde. Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Atatürk’ün son atadığı Dışişleri Bakanı ve gençlik arkadaşı Tevfik Rüştü Aras’tan dinlediklerini yazmış.

Vefatından dört yıl önce, Mareşal’a Cumhurbaşkanlığı teklifinin de canlı şahidi Aras, Atatürk’ün yorgunluğunu, dinlenmek ve parti ile uğraşmak istediğini de not ettirmiş. Biz bu parti ile uğraşmak işini İsmet ile uğraşmak olarak mı anlasak...

Hatay işine mesaisini verdiği o sıralarda ağır hasta olduğunun duyulması ve anlaşılmasından endişe eden Atatürk’ün, bir de neyi istemediğine tanık olmuş T.Rüştü Aras.

“İsmet İnönü’den önce ölmeyi hiç istemiyordu.”

“– Türkiye’nin ilk Cumhurbaşkanı bir daha diri olarak dönemeyeceği Ankara’dan ayrılırken, sabık Başbakan İsmet İnönü de istasyonda uğurlayıcılar arasındaydı. Ön sırada olduğu halde, herkesin elini sıkan Mustafa Kemal onu görmemezlikten geldi. Süratle geçti ve hemen yanında duran bir başka arkadaşının elini sıktı. Bu hadise dikkati çok çekti. Halbuki İnönü hasta hasta yatağından kalkmış, uğurlama merasimine katılmıştı.”

“– Celâl Bayar’ı Başbakanlığa getirmesine sebep olan hiddeti, asla geçmemişti. Gün geçtikçe İnönü’ye daha da çok sinirlenmişti. Hele o günlerde o hiddetler, sinirlenmeler âdeta marazi bir kin halini almıştı.”

“Savarona’da onu, bir defa, hiç işim olmadan sırf bir gençlik arkadaşı olarak ziyarete gitmiştim. Karnı şişmişti:

– İkinci dereceye girmişim... dedi. Vaktiyle rakıyı bırakabilseydim, bu belâ gelip çatmazdı. Üçüncü devre bakalım nasıl olacak? Her halde bu işi (yani hayatı) bir gün bitirmiş olacağız... Her şeyi biliyorum. Sakın bana doktorluktan bahsetme. İnönü nasıl?

– Rahatsızmış paşam...”

Dememle beraber hemen gözleri parlayıverdi idi. Ankara’ya döndüğüm zaman İsmet Paşa’nın öyle gelişigüzel değil, adamakıllı hasta olduğunu öğrendim. Ağır bir safra kesesi iltihabına tutulmuş, iltihap karaciğeri de sarmış. Hemen Celâl Bayar’a gittim. Bu adamların ikisini de birden kaybediyoruz, dikkatli olalım, dedim. Mustafa Kemal doktor lafını bile duymak istemiyor. Sen bana tahsisat ver, ben İsmet’i muayene ettirmek için Avrupa’dan doktor getireyim. doktor bir defa buraya gelince Kemal Paşa’yı da muayene ettiririz.

Bayar, hemen tahsisatı verdi. Paris’teki sefirimiz Suad Bey de doktor Fissenje ile konuşup işi halletti. Adam doğru Ankara’ya geldi. İsmet Paşa’yı muayene etti.”

İsmet Paşa’ya iyileştirme tedavilerinden sonra İstanbul’a giden Dr. Fissenje’ye İsmet İnönü’yü sorar Atatürk. Cevabını da T.Rüştü Aras’a söyler.

“İsmet’in benden önce öleceğini söyledi. İsmet adeta can çekişiyormuş.”

“Halbuki Atatürk’ün ölmek üzere olduğunu sandığı İsmet yavaş yavaş iyileşiyordu. Hatta Dr. Fissenje’yi kendisine Atatürk’ün gönderdiğini sanarak bazı teşekkür mektupları da yazmış, göndermişti. Tabii bu mektuplar Mustafa Kemal’a verilmemişti. Bir fikr-i sâbit halinde İnönü’nün ölümünü bekleyen Mustafa Kemal’e onun iyileştiği söylenebilir miydi?”

Dr. Fissenje önce İstanbul’a gelseydi, durum değişir mi idi. Değişebilirdi.

Dr. Fissenje’yi fişeklemiş de mi göndermiştir İstanbul’a İsmet Paşa? Bu tez de ihtimal harici tutulamaz.

1938’in son çeyreğinde hal böyle iken...

Bugün camilerde niçin bahsetmiyorlar, diyenlerin cemaziyelevvellerini de yazmış kalemşor Ortaç Bey. (23 Eylül 1966)

“Komünizmin, Türkiye’de köklü bir geçmişi vardır. Rusya’dan yola çıkan ilk komünistler, Karadeniz’e, Atatürk’ün sağlığında gömüldüler. Nazım Hikmet, komünistlik suçundan, Atatürk devrinde zindana atıldı. Sertel’ler, milliyetçilerin alınlarına ‘Battal’ damgasını vuran ‘Resimli Ay’ dergisini Atatürk Çankaya’da otururken çıkardılar. Komünist fırçaların yalnız işçi kafalarından resim sergisi Atatürk başımızdayken açıldı. Yoksul mahallelerin duvarlarına orak–çekiç resimlerinin çizilişi Atatürk’ün aramızda olduğu günlerde başlar.”

O gün öyle, bugün böyle, bakalım yarın nasıl olacak?

1943 yılında vefat eden yaver Cevat Abbas haberini İnönü’ye getiren, “Efendim, der. Size çok üzüleceğiniz bir vefatı bildireceğim. Cevat Abbas Öldü.” “Ne” der İnönü. “O hâlâ yaşıyor muydu?”

1955 yılında yayımlanmış bir “Yakınlarından Hatıralar” kitabından merhum Eygi ağabeyin Büyük Gazete’sindeki iktibasını da not ediyoruz. Dörtlük Ziya Paşa’nındır.

“Yaveri Cevat Abbas Gürer anlatıyor:

“– 1936 yılı ilkbaharında bir sabah... Atatürk Orman Çiftliğinde dolaşıyor... Aşçı Bolulu Mehmed Ağa’nın yanına giderek kurufasulye ile pilav yiyor. Mutfaktan çıkar çıkmaz, köşkün giriş yerinde, birçok defalar tekrarladığı aşağıdaki kıt’ayı yüksek sesle okuyor:

“Ya Rab! Ne eksilirdi derya-yı izzetinden

Peymane-yi vücûda zehr-ab dolmasaydı

Azade-ser olurdum âsib-i derd-ü gamdan

Ya dehre gelmeseydim ya aklm olmasaydı.”

KİMDİR, YENİ VE YİNE GÜZELLİK PEŞİNDEKİ?

“Sayın jüri üyeleri!

Bugün Avrupa’nın, hristiyanların zaferidir. 600 senedir dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren Osmanlı artık bitmiştir. Onu Avrupa hristiyanları bitirmiştir. Türk kadınlarının temsilcisi Türk güzeli Keriman mayo ile aramızdadır. Bu kızı zaferimizin tacı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz. Ondan daha güzeli varmış yokmuş bu önemli değil. Bu sene hristiyanlığın zaferini kutluyoruz. Bir zamanlar Fransa’da oynanan dansa müdahale eden Kanuni Sultan Süleyman’ın torunu mayo ve sütyen ile önümüzdedir. Kendini bize beğendirmek istemektedir. Biz de, bize uyan bu kızı beğendik. Müslümanların geleceğinin böyle olması temennisiyle.. Türk güzelini Dünya güzeli olarak seçiyoruz.”

Sosyal medyanın zenginliklerinden biri de eski defterlerdir. Okumayı sevmeyen ve fakat küçük de olsa bir ekrana bakmayı seven fertler olduğumuz günden beri, içimizden bir akıllı çıkıyor, bir eski defteri, ki kimin önüne koyduğunu sorgulamadan, bir karıştırıyor, bir karıştırıyor, okudum sandıklarıyla kafasını karıştırıyor, sonra da o kafa karışıklığını sari hastalık modunda sokaklara salıyor, evlere salıyor, ceplere salıyor.

Yukarıya aldığımız yorumlu anlatımlar da eski defterlerden birinden düşen karalamalardır.

Yıl 1932.

Keriman Halis’in Avrupa’da “güzel” seçilmesinden sonra yapılmış bir organizatör konuşmasını, tüm Avrupa’nın kesin, kati ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez bir tezi olarak kabul etmemizi isteyenlere maşa olan, alet olan ve bir eski defterden etrafa yayanlara diyoruzki:

Muhal farz bu konuşulanları doğru sayalım. Ve oradan ne öğrendiklerimize bir bakalım.

Osmanlı’ya yeni bir bitiş tarihi, moda Türkçe ile söylersek saptamışlar.

Birinci cihan harbi sonrasında mağlup sayılan ve yeni bir devlete Cumhuriyet’le yelken açan Osmanlı hafızalarında ve hayat alanlarında hala canlı demektir bu.

O güne kadar bitmedi ise, bir kız çocuğumuzu aralarına aldığında mı bitecektir? Hayır! Korkulu bekleyişleri ve endişeli yaşayışları sürecektir daha.

Örneği çok olduğundan bizim unuttuğumuz Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa’ya müdahalesi her dem taze hafızalarında. Bunu da öğreniyoruz ve onlar, bu alışkanlıklarının içlerini acıtsa da tekrarını bekliyorlar.

Keriman Halis kızımız üzerinden bize gönderdikleri mesaj bu. Yoksa onlar da bilir, Kanuni müdahalesinin, Türkiye’den bir kız kaçırmaya denk olmayacağını.

Belki şu ihtimalin doğruluğu olabilir, bir konuşma yaparak kendini öne çıkarmak ve önemsetmek isteyen o organizasyon başının savurduklarında, üfürdüklerinde..

Keriman halis olayı, Avrupalılar arasına birlik ve yedi, sekiz sene süren bir sevinç sağlamış olduğundan, birbirlerini yiyecekleri ikinci Dünya Savaşı’na geç kalmışlardır.

İkinci Dünya Savaşı boyunca Türkiye’nin yanlarında olması için yalvaran taraflara hep hayır derken, bugün paylaşılarak moral eğrimizde inişler oluşturmak amacı güdülen o organizasyoncu konuşmasını da dinletmişsek gelen heyetlerine, ki bunun yapılmadığı iddia edilemez, gereken cevabı daha o günlerde vermiş olmaz mıyız? Doğru şık evettir.

Türkiye’nin Keriman Halis macerasından 90 yıl sonra bir mağlubiyet çıkararak o kahrolası komplekslerini tatmine çalışırlarken, Yedi Düvel’i sevindirecek tahribatı yapanlara da bir sözümüz olacak.

“Aç, çıplak bıraktım ama babasız bırakmadım” sloganlı basiretsiz Milli Şef yıllarını bir kenara koyun, 60’ta ihtilal yaparak başbakan ve bakan asanların, milletin evlatlarını istasyonlarda törenle Avrupa’ya işçi diye yollamalarını niçin alkışlamıştınız?

1969’da başladığı siyasi mücadelesinin bir ayağını da “Avrupa Birliğine hayır!”a ayıran bir Erbakan’a, avarakasnak generallerin ve tapu gaspçısı medya patronlarının gölgesinde bir FETÖ bulup “Gitsinler!” dedirttiklerinde bayım siz neredeydiniz?

“Avrupa medeniyeti bizi yendi” kabulüyle iktidara taşınan Abdullah Gül partilileri hâlâ o kapılarda beklemeyi birinci vazifeleri sayıyorlarsa, suçlusu 1932 yılında mı aranacaktır?

Eski defterler, eski defterler? Ya yeni defterler? En yeni deftere, yeni yazılanı, mürekkebi kurumadan okumak ve 1932’den sonra 2019’u da anlamak isteyenlere servis etmek de bize düşer.

AKP fidanlığında yetişmiş, Hariciye’ye Bakan olmuş, Başbakan olmuş, pelikan kuşları ayağına bakan olmuş, beraber yürürlerken metalide yorulmuş, metaneti de yorulmuş bir Davutoğlu hesaplaşmaya oturmuş şimdi

“Kollektif akıl terk edildi. Bireysel akıl, reisim bilir anlayışı, itaat kültürü yerleştirilmek istendi.

Bu ise sadece evrensel hukuk,

Batı standartları,

İnsanlık anlayışı değil,

İslam’ın özüne de aykırıdır!”

1932’den beri içi yananların 2019 yılına ait bir suali cevaplamalarını istemek noktasına geldik.

İslam’ın özü evrensel hukuktan, Batı standartlarından ve insanlık anlayışlarından sonra düşünülüyorsa ve dayanak yapılmak isteniyorsa, o güzellik organizatörü, hâlâ bize güzellikler yapmakta mıdır acaba? Ne dediniz, duyamadık...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

01

Hayati Otyakmaz - Bu güzel makale için çok teşekkürler.. Kaleminize ve yüreğinize sağlık çok değerli yazarımız muhterem Necati Tuncer beyefendi.

Selâmlar, saygılar.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 07 Eylül 11:08

İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?