Reklamı Kapat

Kendini FETÖ’yle anlat biraz

Kaybettikleri İstanbul seçimi ile ünlenen AKP’li Ali İhsan Yavuz, haber yaptırmış yine kendini.

Giriş cümlemizde vurguladığımız kendini önemseme hali, sayın AKP milletvekilini kayıtlara geçmiş tabii ve organik halidir. Dolayısıyla bizim öyle bir cümle ile analizimize başlamamız bir gerçektir, bir mecburiyettir. Haber siteleri de bu haline çok tanık olmuşlar ki, “Mahkemeye taşımazsam kendime haksızlık ederim” başlığıyla duyurmuşlar söylediklerinin ötesini, berisini...

Hangi olayı veya iktidarlarının hangi icraatını, millete haksızlık etmemek yahut yapılmış bir haksızlığı önlemek için mahkemelere taşımış? Gibi bir soruyu insanlarımızın akıllarına getirmesi söz konusu olmayacağından, merakları da AKP milletvekilinin kendisi ile sınırlı kalacaktır.

“Öyle sosyal medya paylaşımları var ki ve öyle açıklamalar var ki eğer ben onları mahkeme ortamına taşımazsam, onlarla ilgili suç duyurusunda bulunmazsam ve gereken hukuki süreçlere tevessül etmezsem kendime de haksızlık ederim, kamuoyuna da haksızlık etmiş olurum.”

İnternet sitelerinin haber yazıcıları yukarıya aldığımız müşteki AKP milletvekillinin iddialarının ilk paragrafını, “Diye konuşu” kelimeleriyle noktalamışlar.

Her ne kadar “Kamu oyuna da haksızlık etmiş olurum” zannını, kendine haksızlık etmiş olmak endişesinden sonra hatırlasa da, biz sayın AKP milletvekilinin, diğer AKP milletvekilleri gibi oyu dolayısıyla kamuoyu dedikleri amme efkarına yahut efkarı umumuyiye hiç haksızlık etmemişliklerine yürekten inanırız. Çünkü bu bizim vazifemiz. Zira onlar tarafından yönetilenleriz.

Yoksa, haber sitelerinin ara başlık yaptığı “Dava açacaklarımın listesi var” mesajından etkilenip, aman bizi de ilave etmesin gibi bir evhama sahip değiliz.

AKP’li milletvekilinin yakınmalarından anladığımız şekliyle, sosyal medya paylaşımları ve muhalefet şerhlerini açıklamaları insanlarımızın, önce onları yani AKP görevlisi, makamlısı, önemlisi sıfatlıları, haksızlık aramalardan önce zatıalilerini sorgulamalarını gerektirirken, müşteki sıfatını da gömlek yapmalarını anlamış/anlıyor değiliz.

18 yıldır tek başına iktidarda olan bir partinin sahipleri, yöneticileri, hık deyicileri “öyle açıklamalar” yapanları, “öyle paylaşımlar”da bulunanları “made in AKP” damgasıyla savunmaları yahut nasıl oldu da ürettik muhasebesine oturmaları gerek ve yeter şart iken, mahkemelere taşıyıcı da olmaları izaha muhtaçtır.

“Ak Parti aleyhine gerçekleştirilen bir takım usulsüzlükleri ortaya çıkarıyordum, yolsuzlukları ortaya çıkarıyordum” şeklindeki savunmasını, aşkla ve şevkle yoluna düşeceği mahkeme salonlarında da yaptığında, sormayacaklar mı ona; “Senin üstüne mi kalmıştı? O dediğin işleri yapacak devletin ilgili kurumu ve memurları yok mu? Yahut kendinizi onların üstünde bir yerlere mi konumlandırdınız? Yapılanlar ne zamandan beri yapanların yanına kâr kalıyor? Bu hali, kaybettiğinizde mi ancak farkettiniz?” Mesela dedik...

Ceza ve tazminat davası açacaklarının listesinin ünlü isimlerden, eski bakanlardan ve basın mensuplarından oluştuğunu duyuran AKP yetkilisi milletvekilinin bu tavrı, bir iki hafta evvel medyaya yansıyan eski bir minübüs şoförünün “Erdoğan’a telefon ettim. Dışişleri bakanımızı devreye soktu. Vizem halloldu” twitini hatırlatmasına hiç kimse takılıp kalmamalıdır. Çünkü AKP tarafındaki insanlarımızın kendilerini, yaptıklarını veya yapacaklarını ifadelerindeki tescil edilmiş üslup böyledir. Üslubu beyan, ayniyle insan, derdi eskilerimiz...

AKP son İstanbul seçimini kaybederken ekranlarda en çok görünen olmasına rağmen, bizzat ve şahsen kendisinin yeterince ve lüzumu kadar tanınmadığına inanan milletvekilimiz, şikayetçi olma hakkını kuvvetlendirmek umuduyla kim olduğunu da anlatmış, başına topladığı ve haberini yazacak medya elemanlarına. Satır satır kıyamayalım, okuyalım lakin kınamayalım.

“Ben hayatımın hiç bir noktasında FETÖ’nün eğitimlerine katılmış bir adam değilim.”

“Onların yemeklerine dahil olmuş birisi değilim.”

“Zaman gazetesine abone olmuş bir adam değilim.”

“Bank Asya’nın önünden geçmiş bir adam değilim.”

“Derneklerine kayıt olmuş birisi değilim.”

“1 kuruş katkı sağlamış birisi değilim.”

“Kurban bağışım söz konusu olmamış...”

Yedi maddede ne olmadığın söylerken, ne olduğunu anlatmak isteyen AKP yetkilisi milletvekiline, o dediklerini yapmış olanlar kimlerdir, gibi bir soru yöneltseydi oradaki medya heveslilerinden biri, acaba “Beni öyle olan AKP’lilerle karıştırmayın” mı diye cevaplayacaktı.

Eğitimlerine katılmadım derken, fetvacıları sacayağı hücresinin iki numaralı ilahiyatçısının tevbe yaptırdığı toplantıları,

Yemeklerini yemedim derken, yemek masalarında resimleri yayınlanan milletvekillerini,

Bank Asya’dan geçmedim derken, açılışını yapanların partisinin kurucuları ve başkanları iken, onlara itirazını yahut isyanını anlatıyorsa bahis mevzuu ettiğimiz AKP milletvekili, takdir toplamasına biz de yardımcı olmak isteriz. Anlamakta zorlandığımız müdafaanamesindeki bir şıkkı daha anlaşılır kılabilirse eğer...

“Kurban bağışım söz konusu olmamış” şeklindeki son cümlesini, o ünlü minübüs şoförünün twitinde anlattığı gibi neticeye bağlaması şart oldu şimdi.

Bağışladığı kurban, hiç mi, hiç bir yerde, hiç sözkonusu olmamış?

Bu son cümlesi çok enteresan, AKP’lilerden biri o AKP’li milletvekilinin.

KARALAMA DEFTERLERİ

Amerikan kültürünün dayatılmasının doruklarda olduğu yıllarda TRT’mizde bir dizi vardı: Dallas!

Senaristleri, her bölümde seyircinin merakını ayaklandıracak ihanetler uydurup yazmada usta idiler.

Bugün şükrederiz ki böyle Amerikan dizilerine muhtaç değiliz. Onlarla yarışa sokulan yerli dizilerimiz ise seyircisizlikten ölmekte. Siyasetçilerimizin atışma yapan aşıklar geleneğini canlandırırcasına beyanatla doldurmaları vatan sathını, bilmeyiz o dizilerin yan etkilerinden midir?

Yeşilçam Sokağı’nın işlevini yitirmesi, yine bilmeyiz siyaset dünyamızdaki esas oğlanların, ikinci jönlerin, ağır karakterlerin, figüranların geleceğimiz üstüne kapışıp durmalarından mıdır?

Yeşilçam’ın İzzet Günay’ının politika sahnesindeki izdüşümü Ahmet Davutoğlu bey bir konuşuyor, bir konuşuyorki, masumiyet yarışında Dallas’ın Baby’sini sollar geçer.

“Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa bir çok insan insan yüzüne çıkamaz.” Cümlesi ağzından çıktığından beri evlerde, tv’lerde, sokaklarda, yollarda, çantalarda, pazar torbalarında...

Açılması şimdi dahi uzak ihtimal olarak görülen o defterleri kim yazdı ve açılmaları hangi kanuna tabidir?

İnsan yüzüne çıkamayacak insanlar hangi yüz kızartıcı suçla paralel kılınmışlar o defterde?

Terörle mücadele bir rant kapısı mı yapılmışki, devamlılık istemiş birileri?

Başbakan olmuş biri, o defterlerin içinde kimlerin nasıl yazıldığını bilen biri, acaba kendi yapmadığı, yapamadığı açma işini bu saatten sonra kimden bekliyor olabilir?

Defterlerden bahsediyor, “Savulun Davutoğlu geliyor!” sloganını beyanatının afişinde kullanan siyasetçi beyimiz. Sayısı kaçtır ve o defterlerden birinin yaprakları kaç günde yazılıp bitmiştir?

Terörle mücadele konusunda söz konusu defterlerin haricinde açılması düşünülen ve kilitli durumda bekleyen daha neler vardır?

Davutoğlu’nun bu bir cümlelik beyanatı bile bu ülkede ahrazların şakıyıp bülbül olmasını sağlayabilir. Bakalım ne olacak?

Diyorlarki: Sayın Davutoğlu’na cevabı partisinin Genel Başkanı ve ülkenin Cumhurbaşkanı Erdoğan verdi.

“Hafıza kayıtlarımızın içinde olanları da vakti geldiğinde milletimizle paylaşacağımızı şimdiden burada söylüyorum. Bu kayıtların içerisinde çok şeyler var. Kim kimdir bunları milletimizin bilmesi lazım.”

Daha ilk izahında akıllara bir soru düşürüyor sayın Cumhurbaşkanı, tıpkı Davutoğlu’nun düşürdüğü gibi..

“Hafıza kayıtlarımızın içinde olanları…”

Dışında olanlar, kayda girmeyenler de mi var?

“Vakti geldiğinde” diyor sayın cumhurbaşkanı.

Vakit hangi kanuna göre, ne zaman gelecektir. Türkiye bir hukuk devleti olduğuna göre hafıza kayıtlarımızın da tabi oldukları bir kanunumuz mutlaka vardır.

Paylaşılacak olan, içinde çok şeyler olan ve kimin kim olduğu, neden şimdi milletimizin bilgisine sunulmuyor?

Milletimizin olgunlaşması yahut daha çok diploma sahibi olması mıdır beklenen?

Sayın Cumhurbaşkanımıza soru tevcih etmek değil muradımız. Beklerken heyecanımızı daha canlı tutalım diye geldi bu sorular aklımıza.

İsmet Paşa yıllarının gazetelerindeki tefrika romanları günaşırı paylaşarak ve paslaşarak yazarmış iki yazar. Biri aşk, entrika, gözyaşı işlerken satırlarında, diğeri ihanet, intikam konularına ağırlık verirmiş. Daha çok okuyucu tutmak için uygulanan o eski taktikle elbette hiçbir ilgisi yok günümüzdeki beyanat çarpışmalarının. Kimse niyet okumaya kalkmasın, diyoruz.

ZAFER İNANANLARINDIR

Geçen asrı bütünüyle yaşamış yazarımız Münevver Ayaşlı, “İşittiklerim, Gördüklerim, Bildiklerim” adıl kitabında Yahya Kemal ile bir konuşmasını anlatıyor.

Yahya Kemal’in sevdiği kimselere hitabına üzerimize almayız, estağfirullah dese de Münevver Ayaşlı, onun, şairliğinin yanında namlı bir diplomat ve milletvekili olması da öyle hitabı gerekli kılmıştır.

“Yahya Kemal Bey:

– Kuzum Sultan, dedi. İstiklal Harbi’ni kim kazandı?

– Aman Beyefendi, dedim, bilmiyor musun? Bu hiç sorulur mu? Elbette Mustafa Kemal Paşa.

Yahya Kemal Bey:

“Evet, evet dedi. Biz de öyle biliyorduk, amma kiminle konuşsanız, muharebeyi kendisinin kazandığını söylüyor: İsmet Paşa, Refet Paşa, Fevzi Paşa, Ali Fuad Paşa, Kazım Karabekir Paşa, bunların hangisiyle konuşursanız konuşun, İstiklal Harbi’ni kendisinin kazandığını iddia ediyor.”

Bu anekdot, hadiselerin içindeki iki tarihi şahsiyetin latifeleşmesi değildir. Zafer’in komutanları ve gazileri hâlâ hayatta iken Yahya Kemal’in yaptığı bu tespit, komutanlık yarışına dahil olmuş ünlü askerlerimizin zaferi sahiplenme duygularının bir dışavurumu da değildir.

O gün de, bugünkü gibi tarihçilerimizden mahrum imişiz. Kazandığımız bir zafer, ki her ailenin aktarılan bir anısı vardır onun üstüne, kahramanları ve tanıkları hayatta iken, iki aydın arasında böyle konu olmuşsa, ticari zekası gelişmiş bazı kavmiyetçi insanların, şöyle olsaydı, böyle olurdu gibi yorumlarına da zemin hazırlamıştır tarihcisizliğimiz.

Tarihçi yokluğumuz artık son bulmalıdır.

Elli yıldır önü kesilen ve tarihçi olması engellenen insanlarımız, zeki çocuklarını tarihçi olmaya yönlendirmeliler. Yoksa tartışılamaz doğrulukta “Korkma” diye başlayan İstiklal Marşı’mıza dahi şüphe bulaştırmaya çalışanlara meydan ve fırsat verilmiş olur ki, vebalinin ağırlığı olumlu hareketlerimizi engelleyecektir.

Bugün o düşmanı küçük görmemiz, kazandığımız zaferin büyüklüğünden ve bizi büyütmesindendir.

DAMATLILAR

FİLİSTİN’DEKİ zulümlerini, ki orda olmadıklarından duymadığımız, bilmediğimiz Yahudileri, fıkralarıyla tanıyorduk içimizde yaşadıkları zamanlarda.

Karakteristik özelliklerini tam yansıtıyorsa bir fıkra, Yahudi fıkrası olur. Uyarlama değildirler, onların yaşanmışlıklarından aktarılan nükteli ve ders çıkarılacak çaptaki hayat parçalarıdır.

İşte o fıkralardan birini bugün buraya yazmamızın sebebini, içinde damat var diye okuyucularımız, aralarında hukuk kurumları insanları da olabilir, siyasi sanmasınlar.

Zaten damat denilen olay, İsmet Paşa’da bile vardı, hem de milli sıfatlı. Onu tüm hacmi ile hatırlamaya yanaşmayanlar, Özal’ın damadını unutmamışlardır henüz. Hani uğruna davul delen jaguar armalı partiler kurulan...

Bir hikaye de biz yazmıştık o damatla ilgili. Uçaktan Van Denizi’ne düştüğünde, beline bir halat bağlatarak aşağıya inen ve damadı kurtaran vatandaşımız şöyle anlatıyordu o anları:

“Halatı beline bağladım, ben de üstüne oturdum. İşaretimle bizi yukarıya çekerlerken, bu başladı ‘Korkmaz, korkmaz’ diye söylenmeye. Ben içimden, Özal’da İsmet Paşa gibi damadın millisini bulmuş. Adam bu halde dahi İstiklal marşını okumaya çalışıyor diye düşünmüştüm amma, benim yeğen, orta birinci sınıfa giden, sen yanlış anlamışsın emmi dedi. İstiklal marşını okumaya çalışmıyor o. Kendisine temas eden işadamlarının listesini hatırlama eyleminde dedi.”

Özal’ın damadını boşuna anlatmadık. Eğer bu ülkede ve günümüzde bir damat konuşulacak veya yazılacaksa, ancak Özal’a kadar yaşanmış zamanların damatları olabilir. Çünkü Suriye meselemiz, enflasyonu tutamama meselemiz varsa da, bir damat problemimizi yok henüz.

Aşağıya aldığımız ve uğruna bunca kelimeyi yazarak ünlendirdiğimiz Yahudi fıkrasında dikkatleri damattan çok kayınbaba çekiyor. O kadar hassas, o kadar mesuliyetini bilen bir kaynataki, damadının yüklediğini omuzlamasına rağmen, ona hiç toz kondurmuyor, neredeyse öpüp kokluyor, muhataplarını da susturuyor. Bakın burası çok önemli.

Şimdi fıkrayı okuyun ve bizim siyasi bir yazı yazmadığımızı siz de tasdik edin.

“İç güveysi

Moşe Efendi dini bütün Yahudilerdendir. Cumartesi günleri ile bayramlarda fukaranın karnını doyurmak hususundaki Musa’nın emrini muntazaman ifaya dikkat eder.

Bunu, kasabada herkes bildiği için, böyle günlerde Moşe Efendinin sofrasında mutlaka bir konuk bulunur.

Bir Cumartesi havradan dönüşte evine giderken, yolda, dilenen fakir bir dindaşına rasgelen Moşe Efendi, bunu yemeğe davet etti. Konuşa konuşa yürüyorlardı. Bir köşeyi dönerken Moşe Efendi dikkat etti: On beş adım geriden, kendilerini, biçimsiz bir delikanlı takip ediyordu. Moşe Efendi, merakla durdu ve oralı bile olmıyan davetlisine sordu:

– Biri bizi takip ediyor. Kimdir biliyor musun?

Davetli soğukkanlılıkla şu cevabı verdi:

– Aldırma! Bezin damattir. İç yuveyisi olduğu için ben besliyorum!..”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?