Reklamı Kapat

Mesafe

Dünyayı daha iyi yaşanabilir bir yer haline getirmek mümkün mü? Bu belki de insanın dünya ile ilişkisinde insana düşen role dair önemli bir sorudur. Elbette dünyayı güzelleştirmek insanın asli sorumlulukları arasında yer alır. Nihayetinde kötülüğü tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmasa da bunun mücadelesini vermek her Müslüman’ın dünyaya dair ödevlerinin başında gelir. Peki, bu yaşanabilir olma durumunu bugün anlaşıldığı şekliyle; bireysel konfor, elde edilen imkânlar ile dünyayı kendine bir sefa yurduna döndürmek ve diğerlerinden bigâne bir yaşantıyı yaşamak olarak mı ele almalıyız? Modern dünyanın hızlı dönüşümü, bireysel yaşam biçiminin ana kodlarının toplumsal olanı da dönüştürdüğü bir noktada, bir Müslüman olarak bu dünyaya karşı olan sorumluluğumuz sadece kendi kazanımlarımızı geliştirmek veya korumak üzerine kurabilir miyiz? Bütün bu soruların temelinde yatan şey aslında Müslüman kimliğin giderek zayıflamasıdır. Kimlik özünü kaybetmiş olsa da şekli olarak güçlü görünmek gibi bir yanılgı ile şekli olanı sürekli kutsama girişimi bu problemi daha çözümsüz hale getirmektedir.

Bugün Müslümanların yaşadığı kafa karışıklıklarını, uygulamalarda birbiri ile çelişen birçok konu ve ortaya çıkan parçalı yaşamların temel nedeni olarak; İslam ile onu temsil noktasında olan Müslüman kimlik arasında oluşan mesafe olduğunu vurgulayabiliriz. Bu mesafenin oluşmasında, hayatı düzenleyen ve asli kimliği sağlayan unsurların ihmal edilip daha çok kimliğin şekli boyutunu ihtiva eden konuların önem ve öncelik kazanmış olmasıdır. Bu da hayata dokunmayan kişiyi belli bir mistik hal içerisinde tutan hayata etkisi olmayan bir anlayış ile modern dünyada, modern dünyanın öngördüğü çerçeve içerisinde yaşamaya elverişli bir kimliğin geçerlilik kazanmasını doğurmuştur. Onun için maddi anlamda bir kayıp yaşamadığı müddetçe her türlü çirkinliği ya görmezden gelme ya da bir şekilde kabullenecek neden bulma/gerekçelendirme yöntemine gidilmiştir. Bunları, Müslüman’ın dünyaya ve insana karşı sorumluluklarını sakatlayan, onun aktif ve üretken olmasını engelleyen birtakım etkenler olarak sayabiliriz. Bu etkenlerin neticesi olarak İslam, şekli yaşanma ve algılama biçimi ile seküler sistemlere eklemlenebilir hale sokulmuştur.

Bu durumun en can alıcı örneğini bugün dünyanın dört bir yanında yaşanan kıyımlar bize göstermektedir. İslam dünyası diyebileceğimiz coğrafyanın çektiği bütün acıların ana kaynağını Müslüman toplumların dünyaya bakışında, İslam’ı algılayışlarındaki şekilcilik ile ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Yaşadığı toplumu, içinde bulunduğu dünyayı ikna etme, onu güzelleştirme ödevini unutmuş bir kimlik için biçilen her rol, her isimlendirme elbette bir şekilde onu etkileyecek ve dönüştürecektir. İçine düştüğü problemin neden kaynaklandığını, nasıl çözüleceğine dair yönlendirmeler ile de (çünkü buna açık hale gelmiştir) bu kriz giderek derinleşmektedir. Bugün ne yazık ki İslam toplumları sadece problem olarak algıladıkları bir meseleyi kendilerine uğraşı alanı olarak seçip onunla cebelleşirken (bu da şekli bir ele alma) bütünü görme, algılama, anlama ve uygulama kabiliyetinden yoksun kalıyorlar. Bu yoksunluk büyük bir yanılgıyı da beraberinde getiriyor. Kişilerin açmazlarını, anlama kıtlıklarını dine izafe ederek aradan sıyrılma gibi bir kolaycılık da bu mesafenin keskinleşmesinde başat rol oynuyor.

Sosyal hayatı düzenleyen temel parametrelerde bugün büyük bir yozlaşma ile karşı karşıya olan Müslüman toplumlar, temel haklar konusunda oldukça gerilemiş ve bu haklara karşı zihinsel bir kısırlığın, darboğazın içerisine düşmüşlerdir. Yaşama hakkından, düşünme, inanma, inandığını uygulama, düşünce ve fikrini ifade etme gibi birçok konu ne yazık ki gündemden bile sakıt olmuştur. Bu haliyle insanı nasıl yaşatacağına dair elinde hiçbir şey yokmuş gibi kendini inkâr eder birtakım davranışları sergilemekte beis görmemektedirler. İnsan yaşatılamadığı için kurulan sistemler de yaşama konusunda sancılar çekmekte ve bu sistemlerin ürettiği acı da başka bir şekilde daha büyük ve yaygın acılara neden olmaktadır. Sosyal adalet, hak-hukuk ve refahın paylaşılması gibi konularda maalesef başarılı sınavlar verilemediği gibi bu sınavlardan başarılı çıkmanın önü de kapatılmaktadır.

Bunu en basit ifadesi ile her Cuma tekrar tekrar okunmasına rağmen, “adil olmayı, iyiliği yaymayı ve kötülüğü engellemeyi” kendisine rehber edinmekten uzak bir yaşantının varlığı gözler önüne serer. Topluma bir mesaj verilirken, örnekler İslam tarihinden, İslam kaynaklarından verilir ve bununla da hamasetin dibine vurulur. Ancak iş uygulamaya geldiğinde modern dünyanın, onun piyasa silahı olan kapitalizmin ilkeleri uygulanır. Madde ile mana ayrılır. Sözde reel dünyanın gerçekleri karşısında toplumu yönlendirmek ve etkilemek için dinin argümanları hatipler/vaizler vasıtası ile etkili birer söyleve dönüştürülür. Belki daha tafsilatlı bir şekilde bu konuyu ele almak gerekiyor. Nitekim bugün yaşadığımız dünyada yaşadığımız hayat bir sancıya denk düşüyorsa bunun üzerine düşünmek zorundayız. Ancak bu bir köşe yazısının sınırlarını aşan bir konudur. Nihayetinde bu konuları ele alırken nostalji ve hamaset tuzağına düşmemek gerekiyor. Çünkü nostalji bir hastalıktır ve körlüğü artırır, hamaset ile alışkanlığa ve etkisizliğe dönüştürür. Onun için bir bütün olarak açılan bu makası kapatmaya çabalamak gerekiyor. Hoşça bakın zatınıza…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Biten - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?