Reklamı Kapat

Vitrinde yaşamak

Her cümlenin büyük, her adımın desteksiz atıldığı bir zamanda bütün yaşanmışlıkları inciterek yaşama alışkanlığı kazanarak hatta bunu bir yaşam biçimine dönüştürerek yaşıyoruz. Hiçbir şey olduğu zamanda, olduğu şekliyle kalmıyor. Büyük bir hınçla bugünü zehirleyenler yarına bir umut kalmasın diye düne dair olanları da bozuyorlar. Ortada güzel sözler, kavramlar anlamlı aforizmalar var ama güzelliğin, hakikatin, estetiğin adı, izi yok. Bu aralar hangi yöne baksam bir şekilde Engin Geçtan’ın Hayat’ta ifade ettiği şu cümleye denk düşüyorum: “Anlaşılabilme umudunu tüketen insanlar, dünyayla ilişkilerini beğenilme üzerine kurma eğiliminde oluyorlar, kurtarılması güç bir tuzağa düştüklerini fark etmeden.” Galiba “el ne der?”den, el nasıl beğenir, yaptığım nasıl daha iyi görünür noktasına gelindi. Anlaşılmış olmayı daha çok görülmeye, daha çok beğenilmeye ve olumlu-olumsuz alınan tepkilerin niceliğine bakarak ölçüldüğü bir yerdeyiz.

Kenzaburo Oe’nin ifadesi ile söylersek; “Kendini kandırma zehrini bir kez tadan insanlar, bir daha kendilerini asla kurtaramazlar...” Çok uzakları hatırlamaya çalışmaya gerek yok, kısa zamanlı geriye doğru beş on senelik bir yolculuk yapsak aslında ne kadar çok kendimizi kandırdığımız, kendimizi ikna ettiğimiz olaylar olduğunu görürüz. Bireysel hafızamız bunlardan daha çoğunu önümüze serer de, biz yüzleşmek ister miyiz? Sanmam. Yaşadığımız hayatı kurduğumuz vitrinlerde yaşıyoruz. Çünkü vitrinler görülmek için tanzim edilir, dikkat çekmesi murad edilir. Oysa vitrinler, hızlı değişir ve vitrinlerin zihnimizde uzun süreli bir yer işgal ettiği vaki değildir. Her şeyin sezonu vardır. Sezonla gelen sezonu değiştiğinde gider. Ya da yeni ürün eskisini vitrinden indirir. Aslında bütün bu vitrinde yaşamak başkasının tasarladığı hayatı yaşamaktır. Kendi hayatını inşa etmek, onu yaşanır kılmak oldukça zordur. Emek ister, gayret ister ve hepsinden önemlisi sancılıdır. Onun için talibi bu zamanda pek bulunmaz.

Hep yaşadığımız hayattan şikâyet ediyoruz. Baştan aşağı bir tersliğin olduğu ve hiçbir şeyden keyif alınmadığını ifade ettiğimiz tersine bir zamandayız. Belki bu yeni değil. Bakın yüz yıllar önce Farabi de bir çıkış yolu bulamayınca kendini korumayı seçmiş. Farabi, “Zamanın ters, sohbetin faydasız, her reisin bezgin olduğunu ve her başın bir ağrı taşıdığını görünce, evime kapanıp şeref ve haysiyetimi korudum ve izzet olarak bununla kanaat ettim” diyor. Bugün yaşadığımız çağda bir başka ruh da benzer bir sıkılmayı, bunalmayı ifade ediyor. Irvin D. Yalom Bugünü Yaşama Arzusu’nda, “Ne zaman insanların arasına çıksam daha az insan olarak geri dönüyorum...” diye, bu ruh halini tarif ediyor. Bugünün dünyasını büyük bir düş, büyük bir atılım zamanı olarak gören nesiller de bu iyimser bakış giderek bir düş kırıklığına dönüşüyor.

Sıradışılık, başarı öyküleri, bitmez tükenmez bir iştaha ile başarıya davet seansları içerisinde insan bir yerde hakikatin de yanından geçiyor da belki onu fark edecek kafa selametine sahip olmadığı için görmüyor, duymuyor, hissetmiyor. Oysa Pessoa’nın dediği gibi, “sıradanlık bir yuvadır.” Hakikatin içine doğru bir yol almak için bu zamanın aynalarını, kırmak ve yanılsamalara takılmadan ona varmak gerekiyor. Küçük, basit adımlar, büyük ulvi sızılar çekiyormuş gibi değil de hemen yanı başındakinin sızısına, yarasına ortak olmak gerekiyor. Kim daha çok yanında yakınında duyduğu feryatlara kulak kesilir, eğriyi, yanlışı göğüslerse hem kendini iyi eder, yanılsamalardan, zamanın kuşatmalarından sıyrılır hem de büyük acıları da diner. Çünkü yanındakine dokunamadığı için uzak yakın bütün acılar, sızılar merhemsiz kalıyor. Şefkat sessiz bir kelimeye, romantik bir aforizmaya indirgeniyor. Oysa şefkat, insanı tutan asıl damarlardandır. 

Gündelik hayatın merkezinden şefkat çıktığı için daha çok insanın açtığı ağır yaraları, toplumun buhranlarını, siyasetin ilkesizliğini, entelektüellerin tutarsızlığını, kaosu, şiddeti ve yoksunlukları konuşuyoruz. Açılan yaraları daha genişletecek eylemlerde bulunuyoruz. Ne içinde olduğumuz aidiyet alanları bize acıyı duyumsama imkânı veriyor ne de kendi öz benliğimiz, vicdanlarımız! İstatistikî veriler, ötekine dair şüphelerimiz, zanlarımız, yargılarımız yaşamımızı içinden çıkılmaz hale getiriyor. Herkes konuşuyor, her yerde bir şeyler ifade buluyor ama karşılık bulmuyor. Farabi’nin yaptığı gibi akil insanlar için bu zamanda şeref ve haysiyetlerini korumaktan başka bir seçenek kalmıyor.  “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” modunda bir uğraş hepsi bu. Vitrinde değiliz, vitrinlere de ihtiyacımız yok. Sadece biraz şefkat iyi gelecek hepimize… Hoşça bakın zatınıza…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Biten - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?