Reklamı Kapat

Dindarların dönüşümü

İktidar olmak herkes için kısa veya uzun vadede yıpranmayı mutlaka beraberinde getirir. Bundan pek de kaçış olamaz. Burada önemli olan, yıpranmanın hangi boyutlarda olduğu ve hangi iddia sahibi iktidarların yıprandığıdır. Ortada kişisel beceriksizliklerden kaynaklanan yıpranmalar varsa bunların telafisi mümkündür. İşin özü yara almışsa, bu durum hem yüklenen vebali hem de çoğu zaman kazanırken kaybetmeyi işaret eder. Dünyayı değiştirmek iddiasıyla yola çıkıp da, kendi hayat standartlarındaki farklılaşmayı değişim zannedenler, artık sonu belli olan bir yola girmişler demektir. İşte bizler bugün Türkiye’de “dindarların dönüşümü” diye ifade edilebilecek böyle bir süreci yaşıyoruz. Dün kendilerine yapılanları, bugün rahatlıkla başkalarına yapabilen bir anlayışla idare ediliyoruz. Gücü, adaletle hükmetmek için değil, iktidarlarının devamını sağlamak için kullanan bir yaklaşımla yol almaya çalışıyoruz. Aslında dejavu halindeyiz. Çünkü Osmanlı’nın son 150 yılı dâhil yakın siyasi tarihimiz çoğu zaman rövanşist iktidar değişimlerine sahne olmuştur. Meşrutiyetin ilanından tutunuz, günümüze kadar genel mantık maalesef bu anlayış üzerine oturmuştur. Bu da sorunların sürekli hale gelmesinin ana sebebidir. Rövanş mantığına aslında merkez-çevre (taşra) arasındaki mücadele de diyebiliriz. Yakup Kadri “Yaban” adlı romanında cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan yanlışlardan şikâyet ederken, “Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin… Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak.” diye serzenişte bulunur. Bu bakış da aslında merkez-çevre (taşra) mücadelesinin varlığını teyit eder. Yakup Kadri Anadolu insanına bakarken, kendisine ayna tutar. Hatayı kendisinde arar. Ancak bazıları için durum öyle değildir. Onlar Anadolu insanı için yapılacak hiçbir şeyin faydası olmayacağını düşünürler. Yukarıdan bakarlar. Onlarla konuşurken, onları konuşurken hep öteki diye değerlendirirler. Her açıdan kendilerini merkez diye tarif ederler. Kendi deyimleriyle merkezde hal böyleyken, çevre-taşra yani Anadolu ise sürekli kendisini o bilindik merkeze taşımak için mücadele vermiştir. Uğradığı haksızlıkların bertaraf edilmesi için dayanışmayı esas alan gruplaşmayı,  cemaat olarak yapılanmayı öne çıkarmıştır. Bu durumu sosyolog İrfan Özet dört yıllık araştırmasının sonucunda yazdığı “Fatih-Başakşehir: Muhafazakâr Mahallede İktidar ve Dönüşen Habitus” kitabında detaylı bir şekilde açıklıyor.

Bu arada yakın tarihi okurken Milli Görüş Hareketi’nin ortaya çıkış koşullarını da iyi anlamak lazım. Aslında Milli Görüş başlangıçta “çevrenin” örgütlenmesine bir şemsiye olmuştur. Necmettin Erbakan “merkezin önyargılarıyla” mücadele eden bir anlayışla hareket etmiştir. CHP ile yapılan koalisyon buna bir örnektir. 12 Mart muhtırasının mimarlarından Muhsin Batur’a kendisiyle üç seans yapılması şartıyla, Cumhurbaşkanı adaylığı için destek verilmesi bir diğer örnek olarak sayılabilir. Merkez sağ olarak bilinen DYP ile koalisyon yapılması da, bu önyargılarla mücadele adına önemlidir. Yani Necmettin Erbakan tahterevalli gibi birisi insin, ben çıkayım anlayışıyla hareket etmemiş, “kendisini bilinen kimliği ile anlatmaya, kendi doğrularını “merkeze” taşımaya ve kendisini güncelleyerek topluma ulaşmaya” çalışmıştır. Bunda başarılı da olmuştur. Ancak içinde bulundukları yapıdan koparak ayrılan AK Parti, bu miras üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunmak istemiştir. Saadet Partisi’nin iktidar eleştirisinin merkezinde, AK Parti’nin bu yaklaşımına ve aynı zamanda yaşadıkları başkalaşıma, dönüşüme itiraz vardır. AK Parti ile Saadet Partisi arasındaki fark bir açıdan da budur.

Şurası artık çok açık ki; dindarlar ve dindarlık algısı bu iktidar döneminde büyük yaralar almıştır. 15 Temmuz’u bu millete yaşatanların da bunda payları büyüktür. Öyle ki, gözlerini çıkar hesapları ve gücü ele geçirme dürtüsü kör etmiştir. Dindarların diğerlerinden en önemli farkı olan “güven” algısı bu süreçte oldukça zayıflamıştır. İstisnalar kaideyi bozmaz ama dindarlar güç, para ve makam ile olan imtihanlarını büyük oranda kaybetmişlerdir. O yüzden din motifi ile süslenen konuşmalar, eskisi kadar ilgi çekmiyor. Toplum bugün söze değil eyleme bakıyor. İdeal olan ile yaşadıkları arasındaki farkı görünce, inancını bile sorgulamaya başlıyor. Bunlar da böyle yaparlarsa, kime güveneceğiz diye düşünüyor ve derin hayal kırıklıkları yaşıyor. Dindar bir siyasetçi için bundan daha büyük bir vebal var mıdır, bilmem ama bu kimlikleri ile siyaset arenasına çıkanlar, yanlış yaptıklarında bunun toplum nezdinde ne tür yaralar açacağını bilerek hareket etmek zorundadırlar.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Kaya - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?