Reklamı Kapat

Ölü insanların canlı anlatımları

BİR SİYASİ FİGÜRAN: BOZBEYLİ

“Ferruh Bozbeyli’nin Demokratik Parti macerası hitam buldu. Son kongresinde partinin feshine, mallarının da Kızılay’a devrine karar verildi. Bozbeyli siyasi hayatının sona erdiğini bildiren acıklı bir beyanatı müteakip delegelere veda etti. Münakaşalar, kavgalar oldu! Vah vah... Yazık...Yaktın bizi... gibi feryatlar duyuldu.”

M.Şevket Eygi merhum böyle başlamış Büyük Gazate’sinde Bozbeyli’yi anlatmaya. Kolay değildi elbette, Anadolu’nun orta sınıf esnaf ve tüccarlarının birikimlerini eski Demokrat Parti’yi diriltmek yalanıyla figüratif bir partide toplayıp yok etmenin kapanışını yapmak... Bozbeyli bunu başarmıştı.

Halbuki, onu, başka başarılarda görmek isteyenler vardı. Mesela aynı yazısında “Sayın Ferruh bey, itidalli ve uzak görüşlü olabilseydi şu anda Cumhurbaşkanı adayıydı, belki de seçilmişti bile...” diyen M. Şevket Eygi merhum gibi, mesela Samiha Ayverdi’ye “Size istikbalde Cumhurbaşkanı olarak selamlayacağınız bir genç getirdim” takdimini yapan Cağaloğlu’ndaki bir kitabevinin sahibi Garbis Efendi gibi...

Garbis Efendiye o gün eski yazı bilmediğini söylediğinde, “Öğrenmek yasak mı” sorusuna da “Hayır, yasak değil” cevabını veren Bozbeyli, Meclis Başkanı seçildiğinde, İnönü sevincini paylaşmıştır gazetecilerle: “Artık harf inkılabı yerine oturdu. Başbakan Demirel ve Meclis Başkanı eski yazı bilmemektedirler.”

“Hayır, yasak değil” cevabını veren Bozbeyli 1973 seçimlerine hazırlanırken, MTTB’de Edebiyat Fakültesi talebelerine açtığımız Osmanlıca kursu, başka fakülteliler girmesinler denilerek her gün denetleniyordu.

Ve hatta eski başkanlardan biri, sonraları o da haleflerinden olmuştur Bozbeyli’nin. Etrafını saran gençliğe, “Bozbeyli varken, Süleyman Arif Emre’ye mi oy vereceğiz” propagandasını, itiraz etsek de, seslendirmişti.

Merhum Eygi ağabey üzüntülerini de aksettirmiş yazısına.

“Bozbeyli’den söz ediyorduk. Onun menfi tutumu olmasaydı bundan önceki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde milliyetçi ve Müslüman general Tekin Arıburun Devlet Başkanı seçilebilecek ve Türkiye’de belki de bambaşka bir devir açılacaktı.”

Arıburun–Gürler çekişmesine üçüncü aday yahut figüran olarak katılan Bozbeyli, Arıburun’un seçilmesini engellerken, 15. turdan sonrasında Korutürk’te birleşilmesini seyretmiştir.

Bu olayın muhasebesi ve hesaplaşması zamanında, yeterince ve doğru olarak yapılmadığı, yapılamadığı için benzerini bu ülke A. Necdet Sezer’in seçiminde de yaşamıştır.

Gazetemizin internet sitesinde zaman zaman “Tanrı dağında uluyan MHP milletvekili” başlığıyla haberi yapılan, o seçim öncesi sayın Somuncuoğlu’nu darp ederek engellemese ve onda mutabakat sağlanmış olsa idi, “Belki de bambaşka bir devir açılacaktı” zannı doğrulanacaktı tarihin akışı içinde.

Bozbeyli’nin politika sahnesinde figüranlıktan öte bir rol alamaması, gençliğini yaşarken gösterilmişti insanımıza, kaderinin bir cilvesi olarak...

Biyografyasında “Yeşilçam’da figüranlık yaptı” kaydı bugün bari doğru değerlendirilmeli ve siyaset analizcilerimize örnek olarak okutulmalıdır.

Yeşilçam’da jön olmak hakkıydı da, ora esnafı mı istemediler? Jön bulmak için senede birkaç yarışma düzenleyen Yeşilçam’ın para babaları, kapılarını çalan Bozbeyli’nin ancak o kadar ettiğini görmüşlerdi.

Ondaki bu hacim yetersizliğini başka görenler de vardı. Mesela Meclis Başkanı olduktan sonra görenler... TBMM’den Nimet Arzık bildiriyor. (Akbaba – 14 Eylül 1966):

“Büyük Millet Meclisinde bir iki celseyi suya sabuna dokunmadan idare etmek, su ve sabun köpür köpürürken büyük adamlık değildir, bence... Sizce?...

Benim gördüğüm Ferruh Bozbeyli, olmak istediği hayâlindeki Bozbeyli’ye tırmanmak için, debelenen tecrübesiz oldukça silik, genç bir adamdır.

İçinde koyu bir ihtiras yatmaktadır. O ihtiras gözlüklerinin pırıltısına, dudaklarının kıvrımına sessiz duruşuna kadar vurmuştur. Ve eline geçen fırsatlardan faydalanamıyacak adamdır o.”

Basınımızın “Tarafsız, çok tarafsız” yakıştırmasıyla Bozbeyli’yi öne çıkarıp durması, AP’lilere ağır ve zor gelmeye başlayınca onu yalnız bırakmışlardır. O ise bu yalnızlığında bakın ne yapmış? Nimet Arzık bildiriyor o yazısında:

“Tesellesini Meclis’teki makam odasını süslemekle bulmuştur. Halk bu odaya gelin odası adı vermiş. Eh, kendi kendine ‘gelin–güvey’ olduğuna göre isim yerinde.”

1969 seçimlerinde Bağımsız olarak Meclis’e giren Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Türkiye’ye yeni bir yön verecek yegane siyasetçi olduğunu görenler, figüran karakterli Bozbeyli’ye kurdurdukları, adı dahi kandırma çağrıştıran Demokratik Parti ile ona ve partisine mani olmaya çalışmışlardır.

“Bir tek çivi sökemezler” dediği günün ertesinde, partisinde Faruk Sükan paslandığından kalmıştı.

1980 sonrasında T. Özal’ın iktidarında bir kere daha duyurur adını Bozbeyli. Artık hangi hesabın sonucuysa, T. Özal İş Bankası’nın yönetimine atar Bozbeyli’yi. Bugün sayın Erdoğan’ın partisinin eski ve yaşlı mensuplarını banka yönetimlerine atamasının örneği ve başlangıcı sayılırsa o atama, hangi ihtiyaçtan doğduğu ve hangi ihtiyacı karşılayacağı açık ve net izah edilmeliydi topluma.

“İtidalli ve uzak görüşlü olabilseydi” diyordu ya merhum Eygi ağabey, eğer öyle olsaydı Bozbeyli, Demirel’in son kez ve 500 günde kurtaracağım, diyerek gelmesini de görür ve ondan “Söyleyin ona...” diye başlayan cümleleri herkese duyuracak şekilde ürettirmeden istifa edebilirdi banka yönetiminden. Demirel, yine ezmişti figüranını.

1978 yılındaki doğru tespitleriyle Bozbeyli’yi en iyi anlayan ve anlatan yazarlarımızdan merhum Eygi ağabey, o yazısını bakın hangi cümle ile noktalamış.

“Tarih, belki de Bozbeyli’yi ve siyasi faaliyetlerini fazla kaydetmeye lüzum görmeyecek, bir iki cümleyle özetleyip geçiverecektir.”

Üçüncü karbon kopyalarına bundan sonra fırsat vermesin diye insanlarımız, biz biraz uzatarak anlattık Bozbeyli’yi...

HİKAYELERİYLE BİR ZİRVE: SABAHATTİN ALİ

Öldürüldükten 75 gün sonra bir çobanın cesedini bulduğu Sabahattin Ali cinayetini, faili meçhullerde hep olduğu gibi bir resmi kurum adı ile devlet sırtına yükleyen eski solculuk modası, günümüzde de hayatiyetini sürdürmektedir.

Hem yapıyor, hem saklanıyor algısı düşürülürken bilinç altlarına devlet tanımında, bir taşla iki kuş hesabı da tutturulmuş oluyor.

“Memleketten kaçmaya karar verdi, rehber diye yanına ilişen kişi meğer ajanmış, Bulgar sınırında kafasını parçaladı.”

İnternetin bilgi kayıt sitelerinde birbirinden kopyalanmış Sabahattin Ali özgeçmişi kamyon-kamyoncu süslemeleriyle okunadursun, HaberTürk yazarı Muhsin Kızılkaya yukarıya aldığımız cümle ile özetlemiş hayatının bitişini.

Eserlerinden ve eserlerinin edebiyat gücünden ziyade, ölümündeki “sır”ra öncelik veren Sabahattin Ali anlatımlarına bir itirazımız olduğundandır bu girişi yapmamız. Meraklı insanlarımıza ve edebiyat severlere “sır”lar labirentinde yönü işaret ederken, verilenlerle/öğretilenlerle yetinmemelerini ve onları tam doğru sanmamalarını da arzetmektir kültür yorumlarına.

Aziz Nesin 1944’te yazarlığa başladığında/başlatıldığında, Sabahattin Ali 10’dan fazla kitabı yayınlanmış, hapishaneler tatmış bir yazardır.

1945’ten itibaren mizah dergilerindeki birliktelikleri ise, Sabahattin Ali’nin Nisan 1948’de katledilmesinden önce bitmişti. İşte o hali Aziz Nesin, 6 Eylül 1964 tarihinde açıklıyor:

“Üsküdar’da, Paşakapısı cezaevinde tutuklu idim. Bir gün, Sabahaddin Âli ziyaretime gelmişti. Biraz içkili idi. Her zamanki gibi tavşan tavşan bakıyordu. İç üzüntülerini, dışa vurduğu aşırı neşesi ile örtmeğe çalışıyordu.

O günlerde, ikimiz için de gazete çıkartmak, yazılarımızı yayınlatmak olanaksızdı. Geçinebilmemiz, yani düpedüz çocuklarımızın karınlarını doyurabilmemiz için, yazarlıktan başka işler yapmak zorundaydım.

Sabahaddin:

– Kamyonculukta çok para var, dedi, bir kamyon alıp nakliyecilik yapacağım.

Nasıl bir şaşkınlıkla baka kalmıştım ki:

– Ne diyorsun? Bir şey söylesene! Dedi.

– Ne söyleyim Sabahaddin! Dedim... Sen kararını vermişsin, nasıl olsa bu işi yapacaksın. Ama sen nakliyecilikten para kazanamazsın, olsa olsa senin nakliyecilik hayatından Türk Edebiyatı birkaç hikâye kazanır. Başla nakliyeciliğe. Kamyon elinde kalmıyacak ama, birkaç hikâye kalırsa elinde ne mutlu...

Bu, Sabahaddin Âli ile son görüşmemiz  oldu.

Hayatını kazanmak için nakliyecilik yapacaktı, ama hayatını. Türk Edebiyatı, Sabahaddin’in o günlerinden bir–iki hikâye olsun kazanamadı.”

1 Numaralı tanık Aziz Nesin, geçinmenin ve horantasının karınlarını doyurmanın zorluğundan bahsederken, Sabahattin Ali’nin bir kamyon almak arzusunda olması, onun elinin bolluğunu gösteren bir delildir.

Aziz Nesin’in vurguladığı şaşkınlığının sebebi ise, Sabahattin Ali’nin kamyonculukta çok para var, görüntüsü altında ülkeyi dolaşma planıdır. Zira herkes bilir ki, maksat çok para kazanmaksa ve elde bir kamyon alacak nakit varsa, yapılacak o kadar sabit işten, kamyonculuğa sıra gelmeyebilir.

“Başla nakliyeciliğe. Kamyon elinde kalmayacak ama...” derken de Aziz Nesin, Sabahattin Ali’nin kamyonculuktan veya nakliyecilikten hiç anlamadığında ısrarlıdır.

Öyle ise bu tercihi niçin yapmıştır Sabahattin Ali? Onu ölüme götüren “sır” bu tercihe zorlandığında başlamıştır, dediğimizde, bu doğru tespite, doğru cevaplar da bulmalıyız.

Babasının adı “Ali”yi soyadı olarak almak istediğinde reddedilen Sabahattin Ali, nüfusca verilen yuvalı bir soyadının yerine “Alı” soyadını kayda geçirmiştir. Moru, sarıyı, yeşili der gibi “Alı”. Sonra bunun “Ali”ye dönmesi çok kolaydır.

Devletle olan ilişkilerinden dolayı mı, Aziz Nesin’in “Her zamanki gibi tavşan tavşan bakıyordu” diye tanımladığı korku, tedirginlik ve endişelerdeydi Sabahattin Ali? Yoksa, Aziz Nezin’e de mi böyle duyguları vardı? Her zamanki gibi dendiğine göre...

Sabahattin Ali’den yaklaşık 50 yıl sonra vefat eden Aziz Nesin’e, sorulmuş ve anlattırılmış mıdır arkadaşı Sabahattin Ali? Bilmiyorum. Bildiğim ona yakın olması istenen Aziz Nesin’in bir soruya cevap verirken şöyle bir şeyler söylediğidir: Bir bağlantısı vardı. İkinci bağlantıyı kurmak istediğinde o son geldi.

Üstünden çok zaman geçmiş ve artık tanıkları hiç kalmamış olayların gerçek yüzünü anlamaya çalışırken, topladıklarımızı böyle özetledik.

ASLINDA BAŞKALARIYDILAR: BİZİMKİLER

Senaristi Umur Bugay vefat edince gündeme alınan bir eski TRT dizisi vardı. Kimileri o dizinin yayınlandığı günlere de eski Türkiye diyor ama biz katılmayız bu eskicilik merakına. Zira günümüzde de yaşıyoruz o günün şartlarını... Nasıl yani, gibi bir soruyu cevaplayarak aktaralım düşüncelerimizi. Bugün de var o yıllarda yaşadığımız suskunluktan. Hem de korku içeriği fazlalıklı...

1989–2002 arasındaki haftalarda seyredilen “Bizimkiler” dizisinin topluma etkisinin, ilk yarısında daha fazla olduğunu iddia etmemizin ispatlı gerekçesi vardır; akış içinde yazacağımız.

Dizinin ikinci yarısının yıllarında ise yeni bir ihtilali (28 Şubat) atlatan Türkiye vardır. Doldur boşalt ve fantastik yaşam şekillerine daha çok yer verilen o bölümlerin etkisi, 15 Temmuz’u hazırlayacak insanlara/cemaate sessiz kalınmayı/kalmayı normallik saydırmak olmuştur.

Demirel’in son kez geldiği ve Çankaya’da 28 Şubat’ı hazırlamaktan önce kurduğu SHP koalisyonu icraatlarında sıkıntılı suskunluk günleri yaşanırken, insanımızın “Bizimkiler” dizisini, kendisinden ayrı ve yorumsuz izlemesi, ne yazılan senaryonun başarısındandır, ne de Türkiye fotoğrafı çekiliyordu tesbitinin inandırıcılığındandır. Zira o dizide, Türkiye insanından oluşan seyircinin haricinde her şey vardı.

Olmayanlar ise, Ramazan havası, bayram sevinci, Cuma faaliyeti gibi yazılımlarla bir nebze de olsa o dizi insanlarının bir dininin olduğunu hissettirecek sahneler...

Emekli hakimin akşamcılığı normal, kapıcının kurnazlığı normal, Cemil’in alkollü fikir üretmeleri normal, yöneticinin bir ihtilal generali havasında olması normal, bugün çaktırmadan aykırı yaşam sahneleri sokmuştuk diye övünülen diyaloglar normal, ne yaparlarsa, ne ederlerse normal fakat nüfus cüzdanlarının din hanesi boş...

Türkiye az normal olan  günleri yaşıyordu.

Demirel, seçim meydanlarında söz vermemiş olsa da SHP ile koalisyon kurmuş, hükümetin yönetimini de ortaklarına bırakmıştı. Onun derdi Çankaya idi ve orası şartların zorlamasıyla boşalınca, arkama bakmam diyerek ve fakat bakılamayacak bir Türkiye bırakarak hedefine varmıştı.

12 Mart’ta ihtilalcilerin dayattığı kadın bakanı, seçilememesine rağmen kurduğu hükumette bakan yapınca Demirel, Türkiye’nin nerelere evrildiğini anlamak iyice kolaylaşmıştı.

Türkan Akyol kadın bakanın, Tamer Yiğit’in rol aldığı bir aile dizisini, içinde namaz geçiyor diye yasaklaması ve yayından kaldırması, sadece onların “Bizimkiler” dediklerine yol açmakla kalmadı, ülke insanlarını, 15 Temmuz hazırlayıcılarına karşı da sessiz ve kabulcü kıldı.

“Bizimkiler” dizisinin ilk yarı etkisinin olumlu bir yanı vardı. Seyirci, halk, ülkenin seçmen kesimi gelen seçimde Refah Partisi’ne oy vererek gösterecekti muhalefetini. Bunda başarılı da olundu.

Lakin yaşanan bir 28 Şubat, dizinin ikinci yarısında halkı tepkisizleştirirken, ortamın, hayallerine paralelliğini keşfedenler, arkalarından itelediler senaristleri de yapımcıları da...

Ol hikaye böyle bir şeydi işte.

YARIŞMACI GİBİ YAŞAYAN: MTTB LİSELİSİ

İnkılapçı Hasan Güneş arşivinden çekmiş göndermiş 12 Mayıs 1976 tarihli “Çatı”nın 5.sayfasını.

MTTB’de düzenlenen ve 24 Nisan’da finali yapılan “Batılılışma karşısında Gençliğimizin Durumu” konulu liseler arası kompozisyon yarışmasında birinci olan eser, “Kültür Emperyalizmi ve Batının yeniçerileri” başlığını taşıyor. Yazarı Galatasaray Lisesi’nden Ahmet Haluk Dursun.

“Günümüz Türkiye’sinin durumunu doğru değerlendirip, meselelerine doğru çözümler getirebilmek için işe geçmişi araştırarak başlamak gerekir. Çünkü Türkiye’nin bu hale düşmesinin sebebi geçmişten ibret alınmaması, hataların tekrar ettirilmesidir. İleriye dönük çalışmalar için tarihin bize önemli ipuçları verdiğini, dünün araştırılmasının aslında bugünün ve yarının araştırılması demek olduğunu unutmak bize pahalıya mal olmuştur.”

Geçtiğmiz Salı günü cenaze namazını kıldığımız rahmetli Ahmet Haluk Dursun’un; Kasım Yapıcı, Prof. Dr. Tahsin Bunguoğlu, Sedat Yenigün, Veli Aras, Ali Aslan, Hüseyin Coşkun ve Hüseyin Öztürk’ün juri olarak birinci seçtiği kompozisyonunun ilk paragrafını aldık buraya, emek verdiğimiz “Çatı”mızdan. Sayfamızla uyumu da ayrıca takdir edilmelidir.

Hasan Güneş’in hep takip ettik ama bir türlü karşılaşamadık üzüntüsüne o cenaze günü ben de ortak olmuştum. Vazifesini bir fazla yapmak azmini hep gösteren o liselimize Allah’tan rahmet diliyoruz.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?