Reklamı Kapat

Kulluğumuz vatandaşlığımız

Kulluk da, vatandaşlık da siyasi ve hukuki kavramlar... Kimlik/aidiyet özellikleri de var. Kulluk da, vatandaşlık da bütündür; bölünemez. Hem iyi bir kul hem de iyi bir vatandaş olabilmek mümkün olabilir mi? Bu, Osmanlı sisteminde mümkündü.

Topluluk halinde yaşamak, bütün ilişkileri/hayatı düzenleyen kuralları/hukuku zorunlu kılar. Hukuk da mahiyeti itibarıyla ya ilahidir ya da beşeri (laik, seküler) özelliktedir. Biz ilahi (İslam) hukukunu terk edeli yüz yıla yaklaşıyor. Anayasadan 1928’de “dini İslam” ibaresi kaldırıldı. 1937’de “laiklik” kondu. Bugün laikliğin gereği (?!) olarak ilahi (İslami) hukuka uygun hiçbir düzenleme yapılamaz. Çünkü devlet laiktir. Ve hukukumuz AB hukukuyla uyarlanma hedefindedir. Laiklik de demokrasi de ülkemizde “din”leştirilmiştir.

İnsanlar üzerinde söz söyleme, emir ve yasak koyma, hükmetme kısaca egemenlik hak ve yetkisinin sadece ve ancak Yaratan, Yaşatan, Yöneten Rabbülalemin’e ait olduğunun kabulü (Tevhid) gereğidir. İslam da budur. Veyahut da Allahu Teala’yı işlerimize karıştırmadan(?!), O’nun itaatine değil de insanların ürettiği akıl ürünü hukukun/kullarına kulluğun/itaatin kabulü. Bu da “şirk”tir. Bu ise Allahu Teala’nın hükümlerini, emir ve yasaklarını beğenmemek, tanımamak olup, insanı “mümin” olmaktan çıkartır. İslam’ın temeli kelime-i tevhidin bir anlamı “La mabude illallah, La hükme illallah” değil midir?

Müslümanlık, Allahu Teala’ya kayıtsız, şartsız, ortak koşmaksızın teslimiyettir. Hükümlerine riayetle teslim olabiliriz. Kulluk da bu demektir. Rabbimiz biz insanlara yeryüzünde nimetlerinden yararlanma/tasarruf hak ve yetkisi vermiş, bununla ilgili ölçüleri, sınırları da bildirmiştir. O’nun (c.c) kulları olarak O’nun bizim için çizdiği kulluk sınırları içinde kalmak, hududullahı ihlâl etmemek sorumluluğumuz var. Haramları bizim için sınırdır, kırmızı çizgilerdir. Rububiyet/uluhiyet alanı bizim için ihlal edilmemesi gereken alandır. Yoksa kulluk haddimizi aşmış, zulmetmiş oluruz. Bu alan emir ve yasak, hüküm  koymak alanıdır. Egemenlik, hükmetmek alanıdır. Bu yetkisini Rabbimiz bize vermiyor. Kulların bu alanı ihlalleri en büyük günah/zulüm/şirktir. Şirk en büyük zulümdür. (Lokman/13) Ve Rabbimizin affetmediği tek günah, şirktir. Hangi hükümdar, kendi koyduğu düzenin, yasaların yürürlükten kaldırılmasına, beğenilmemesine seyirci olur? Sınav hikmeti gereği O (c.c), şirke de izin veriyor... “Yaratmak da emretmek de O’na (c.c) mahsustur.” (Araf/54) Tüm insanlar bir araya gelseler bir “sinek” yaratabilirler mi? Kulların insan/halife sıfatıyla O’nun (c.c) hükümlerini yeryüzünde uygulamasını sağlamak görevi var. O’nun adına, O’nun hükümleriyle... Kendi adına, kendi hükümleriyle değil. Bu tağutluktur... Şirktir...

Allahu Teala’nın tüm emir ve yasakları, hükümleri insanların yararlarının sağlanması, zararlardan da korunması içindir. Zararlar da yararlar da bizedir. Farzlarına/emirlerine uymak yararımıza, haramlarını/yasaklarını ihlal de zararımızadır.

Farzlarda “inanç, hayat, akıl, nesil/iffet, mal” vb. değerlerin/hakların korunması amaçlanmıştır. Haramlarla da bunların ihlallerinin önlenmesi. Yararlar sağlanacak, zararlar önlenecek...

Kulluğumuz/Müslümanlığımız dünyada Allahu Teala’nın rızasına/itaatine uygun bir hayat yaşamamızı, haramlardan da kaçınmamızı gerektiriyor.

Kulluğumuz, Allahu Teala ile ezelde yaptığımız sözleşme gereği olarak O’nunla biz kulları arasındaki bizi O’na (egemenliğine) bağlayan manevi, hukuki/siyasi bir biatlaşma/ahitleşmedir. (Araf/172) Bu biatın bir tarafında Hükümran/Mabud/Rabb itaat edilen O (c.c). Öbür tarafta biz kulları itaat edenler. Biz kendi irademizle O’na kulluğu kabullenmişiz. “Emaneti/hilâfeti üstlenmişiz.” (Zariyat/56, Bakara/30) Ve bu sözleşme gereği dünyada sınavdayız. (Mülk/2) Vatandaşlığımız da bize egemen olan/itaatle sorumlu olduğumuz Devlet’e bizi bağlayan siyasi/hukuki bir bağdır, ilişkidir.

Laik (beşeri) hukuk sistemlerinde yaşayan Müslümanlar kulluk hükümleriyle vatandaşlık hükümleri çeliştiğinde (genellikle çelişir) hayli sıkıntı yaşayacaklardır.

Bunu “zina” konusu üzerinden açıklayabiliriz: Zinada ne Hakk’ın rızası var ne de halkımızın.

Elimizde tek bozulmayan değer aile kalmıştı. O da kuşatıldı, ifsad ediliyor...

Bazı fiillerin (haram) cezalarını bizzat Rabbimiz tesbit/tayin buyurmuştur. Bunlara “had cezaları” denir. (Öldürmek, hırsızlık, zina, zina iftirası, içki...) Bazı haramların cezaları ise devlete (yöneticilere) bırakılmıştır. (Tazir) “Zinaya yaklaşmayın...” (İsra/32) “Zina” fiilinin cezasını bizzat Rabbimiz belirlemiştir. Evlilerde ve bekarlarda farklı cezalar söz konusu. “Zina” en büyük günahlardan/ haramlardan... Neslin, iffetin, ailenin, sağlığın... korunması için konmuştur. Bunun tanımlanması, kapsamı laik/beşeri hukuktakilerden tamamen farklı ve özgündür; öteki hükümler gibi... Cezası da öyledir. Özgündür, farklıdır. Cezalar suçları önlemek, suçluları ıslah etmek, toplum düzenini/kamu güvenliğini yararını sağlamak içindir.

Son zamanlarda ise bu iğrenç fiil, suç olmaktan çıkartılmıştır. AB ile bütünleşme, AB kriterlerine uyum adına. Böylece ilahi hukuktaki bir haram, helal/serbest hak getirebilmiştir. Hem de haramı helal, helali de haram saymanın şirk olduğunu bilenler tarafından ne yazık ki...

Bu yetmiyormuş gibi “İstanbul Sözleşmesi”, LGBT’lerle fuhuş her çeşidiyle bir özgürlük ve hak olarak tanınabilmiştir. Eşcinseller, lutiler artık onbinlerle gösteri yapabilecek duruma geldiler. Çağdaşlaşma yolunda... Lut kavminin çağdaşlığı?! “İstanbul Sözleşmesi”ne göre öyle “din, gelenek, namus...” gibi kavramlar belirleyici olamayacak...

Efendimiz (s.a.v): “İyiliklerin emredilip kötülüklerin engellenmesi terk edilirse, iyilikler yasaklanıp, kötülükler emredilirse, haramlar helal, helaller de haram sayılırsa, fuhuş (zina...) ve faiz yaygınlaşırsa ilahi korumadan çıkarak her türlü belalara davetiye çıkaracağımız” uyarısında bulunmuştu. Yine: “Ahir zamanda ümmetim 73 fırkaya ayrılacak. Bunlardan birisi hariç (fırka-i naciye) ötekiler ateştedirler. Bunların en zararlısı/tehlikelisi de haramların helal, helallerin de haram olarak sayılmasıdır.” buyurmuştur. Bu tehlikelerin tümü bizi kuşatmıştır. Son kalemiz “ailemiz” de dinamitleniyor... Zina öyle bir bela ki çok belayı doğuruyor. Aileler yıkılıyor, boşanmalar tavanda... Aile içi şiddet korkunç boyutta. Ve hastalıklarla birlikte suçluluk da yayılıyor. Devletlerin görevleri halkın değerlerini korumak, ifsadları önlemek değil midir? İfsadı bizzat devlet yasalarla yaparsa halkın değerlerini devlete karşı kim koruyacak?

Laik devletçe İslam’ın, hükümlerinin kaldırılarak birkaç farz (namaz, oruç, hac, kurban, zekât...) ile “inanç ve ahlak” ile sınırlandırıldığı, daraltıldığı gerçek, ne yazık ki. Dini korunması gereken laik devlet, dini İslam’ı parçalamış, sınırlandırmış, esir almıştır...

DİB görevini hakkıyla yapabilmekte midir? Ahlak da inanç da açıkça ifsad edilmekte değil midir? Namaz kılanlar, oruç tutanlar, zekât verenler giderek azalıyor. Cehalet ve ahlaksızlık giderek yaygınlaşıyor.

Haramlar hızla yaygınlaşırken en büyük tehlike de haramların helal olarak algılanması tehlikesidir. Günahlarımız bizi imandan çıkartmıyor. Ama “niye günah olsun ki” veya “günah değil” anlayışları bizi imanımızdan edebiliyor, Allah korusun. Hele dininden habersiz milyonlar şöyle demezler mi: Kötü bir şey olsa suç  veya günah olurdu”. Haramlar sadece işleyenlere zarar vermiyor. Aynı gemideyiz. Delinmesini seyredebilir miyiz? Gemiyi delmek hak ve özgürlük olabilir mi?

Osmanlı İslami bir devletti. 1839’dan günümüze kademeli/tedrici olarak İslam’dan uzaklaşarak, Batılılaşıyor, “laikleşiyor”/lâdinileşiyoruz. 1876 Anayasası’nda devletin dini İslam’dı. (m. 11) Osmanlı hükümdarı hem devletin başı hem de İslam’ın hâmisiydi. (m. 4) Şairimiz A.N.Asya’nın doğru tespitiyle: “Bize bir nazar oldu; Cumamız pazar oldu. Birdenbire değil, azar azar oldu...”

1921 Anayasası’nda “ahkâmı şer’iyenin tenfizi” TBMM’ye ait görevlerdendi. (m. 7) 1928’de bu ibare madde metninden çıkartıldı. 1923’te “Devletin dini İslam”dı. (m. 2) 1928’de yapılan değişikliklerle “dini İslam’dır” ibaresi kaldırıldı. Bilinen CHP’nin altı oku kondu. (m. 2) Yine mebus yeminlerindeki “vallahi” eki kaldırıldı.

Günümüzdeyse hızla AB ile bütünleşme/integrasyon çabasıyla Batılılaşma/çağdaşlaşma sürecini noktalamak hedefindeyiz. “Zina” konusuna da bu açıdan bakmakta değil miyiz? Osmanlı’dan sonra devlet laiklikle İslam’ı ve Müslümanları esir aldı, tüm Müslüman beldelerde. Zaten “laiklik” Müslümanlar ve İslam içindi. Hıristiyanlar ve Yahudiler laiklik tehdidi altında değil, Osmanlı tebasında olduğundan daha çok bağımsız/özgür ve etkindiler. Şu soruyu sormaya hakkımız yok mu: Neden bu ülkedeki Müslümanlar olarak bizim, ülkemizdeki gayrimüslim vatandaşlarımız kadar dini hak ve özgürlüğümüz yoktur?!

Zina olayını ne İslam’la ne de demokrasiyle/halkın iradesiyle açıklamak mümkün değil iken, “egemenlik” Hakk’ın da değil, halkın da değil ise kimindir? Egemenlik kimdedir?!

Allahu Teala’nın egemenliğine girmekten başka çare yoktur! Vesselam.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Bahaddin Elçi - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

01

Justice - Gerekçelerinizi laikliğe dayandırıp durmuşsunuz...laikliği tek ve en basit anlamıyla düşünün eminim bahsettiğiniz yozlukların çoğuna çare olacaktır..iktidarın yaptıklarını bile laikliğe bağlamak...hoşlanmadım

Yanıtla . 0Beğen . 2Beğenme 22 Ağustos 10:48
02

Alpaslantekin - @Justice 01 nolu yoruma cevabı: toplum doğru olsa osmanlı yıkılmazdı. hemde en büyük kazığı askerden kaçıp tarikatlara dergahlara yuvalanan düşmandan kaçan sözüm ona dindar gençlerden yemiştir...

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 28 Ağustos 17:52

İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?