Reklamı Kapat

Kefenname

Dünya değiştirirken giydiğimiz yakasız, cepsiz elbisedir kefen. Bu dünyaya veda, öbür dünyaya merhaba derken üstümüzdeki kıyafet.

Aklımızdan çıkarmamamız gerek ama zaman zaman unutuveriyoruz. Ama ne zaman bir yakınımızı uğurlasak şıp diye aklımıza geliyor.

***

Sahabelerden Abdurrahmân bin Avf’ın (R.A.) sofrasına, oruçlu olduğu bir gün oğlu tarafından birkaç çeşit yemek konulmuştu. O bu konuya üzüldüğünü izhar etti. Sebebini sordular dedi ki:

“Mus’ab Bin Umeyr (R.A.) Uhud Savaşı’nda şehit oldu. O benden daha faziletli idi. Ama kefen olarak bir hırkadan başka bir şeyi yoktu. Onunla da başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyordu. Sonra dünyalık olarak bize her şey lutfedildi. Doğrusu hayırlarımızın karşılığının dünyada verilmiş olmasından korkuyorum.” Ağlamaya başladı ve sofradan kalktı. 

Efendi, efendi! Onunki de kefendi!

***

Abdullah Bin Übey Bin Selül, Medine’deki Münafıkların başı idi. Efendimize ve Müslümanlara çok çektirdi. Mekke’nin fethinden bir müddet sonra hastalandı. Yirmi gün süren bu hastalıktan sonra da öldü. Sağlam bir Müslüman olan oğlu Abdullah (R.A.) babasını kefenlemek için Peygamberimizden gömleğini istedi, cenaze namazını kıldırmasını da rica etti. Hazreti Peygamber gömleğini verdi, fakat namazını kıldırmak için harekete geçtiği sırada Tevbe Suresi 80. ayet nazil oldu ve kıldırmaktan men edildi. Hatta onlar için dua etmekten de men dildi. Onların asla bağışlanmayacağı ifade edildi.

Efendi, efendi! Onunki de kefendi!

Hem de Peygamberimizin hırkasından bir kefen. Ama o ölüyü azaptan kurtarmaya yetmedi. Bugün okuyup üfleyip, içindeki yatanı azaptan koruyacağı iddiasıyla kefen pazarlanıyormuş. Bunun mümkün olacağını söyleyip de okuyup, üfleyip, pazarlayan her kimse onun “cehaletine ve doymazlığına” verelim ama bunu alıp da azaptan kurtulacağını sanan aptallara ne diyelim?

***

Emeviler döneminde hilafet makamına oturmuş Hişam Bin Abdülmelik.

Helal-haram ayırımı yapmaksızın, aldığı “hediyelerle” hep mal biriktirdi. Sarayında kaç odası vardı o belli değil ama bu odaları hep “şahsi” hazineleri ile doldurdu. Yemedi, yedirmedi, “hediye” veya “hakkı” olan servetleri hep cem etti. Hiç umulmayan bir zamanda da öldü.

Ölüm haberi duyulur duyulmaz özel hazine muhafızı olan İyaz isimli yardımcısı, koşarak tüm hazinelerin kapısını kilitleyip anahtarlarını muhafaza altına aldı. Halife Hişam’ın cenazesi ortada kalmıştı. Teçhiz ve tekfini yani yıkanıp kefenlenip mezara defni için gerekli işlemler yapılacaktı. Halifenin cesedi önce yıkanmalıydı. İyaz’a başvurdular.

-Halife’nin cenaze masrafları için para lazım. Şu kadar para, teçhiz ve tekfini, şu kadar defni ve şu kadar da merasimi için. Bunlar için bize onun biriktirdiği paralarından ver.

İyaz:

-Asla veremem. O dediğiniz paralar beytülmalındır. Halifenin şahsi hiçbir parası yoktur.

Bunun üzerine hizmetçiliğini yapmış birisi, kendine ait eski bir elbiseyi getirip bağışladı. Onu kefen yapıp mezara öyle koydular.

Efendi, efendi! Onunki de kefendi! Biriktirdikçe biriktirdi. Helal haram ayırımı da yapmadı. Ama öldüğünde bırakın kefenin cebini, kefeni bile yoktu.

***

Selçuklu Sultanı Alpaslan!

Arkasında devrin halifesi başta olmak üzere bütün bir İslam dünyasının duasını almıştı. Az sayıda mücahit ile misli misli büyük bir orduya karşı Malazgirt’te cihada gidiyordu. Üstüne beyaz bir elbise giymiş, kendi eliyle atının kuyruğunu bağlamış, kılıcını sıyırmış olduğu halde, 26 Ağustos 1071 Cuma günü muazzam Bizans ordusuna karşı hücuma geçti. Şöyle diyordu:

-Askerlerim! Eğer şehit olursam bu beyaz elbise kefenim olsun!

Efendi efendi! Onunki de kefendi!

Allah’ın rızasını kazanmak için sırtına kefenini giymiş olduğu halde cihat meydanına atılmıştı. Maksadı sadece cihat edip Allah’ın rızasını kazanmaktı. Köşk veya 1071 metrekarelik saray diye bir derdi asla yoktu!

***

Edirne kahramanı Mehmet Şükrü Paşa.

Beş buçuk ay büyük zorluklara rağmen Edirne’yi Bulgarlara teslim etmeyen, etmek şöyle dursun, müdafaa hatlarına bile yaklaştırmayan paşa. Vasiyetinde diyordu ki:

''Düşman, hatları geçtikten sonra ölürsem, kendimi şehit kabul etmiyorum, beni mezara koymayın. Etimi, itler ve kuşlar, çeke çeke yesinler. Fakat müdafaa hattımız bozulmadan şehit olursam, kefenim, lifim ve sabunum çantamdadır. Beni bu mahalle gömeceksiniz.”

Efendi, efendi! Onunki de kefendi!

İçeride ve dışarıda mevcut hiçbir zorluğu görevine mani olarak kabul etmedi. İşgal ettiği makamın hakkını vermekten başka bir şey düşünmüyordu.

***

İstiklal Marşımızın bir kıtasında ne diyor:

“Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.”

Kardeşler!

Kefenin cebi yok. Buradan öte hiçbir maddi değer götürmeye imkân yok. Bir gün torunlarımız da bizim hallerimizi yazacaklar. Lüks şatafat, yaldız, yıldız hepsi burada kalacak. Kefenin içine girilecek. O da bulunursa. İşgal ettiğimiz makamlarda ne yaptığımız, yapmamız gerekip de neler yapmadığımızın hesabı sorulacak! Gururla kibirle, ayağını vurarak uçsuz bucaksız konvoylarla yeryüzünde dolaşanların vay haline!

Vay halimize!

İKİ KEFELİ MİZAN

Azabı hak etmişse insan,

Onu hiç koruyamaz kefeni;

Seni bekler iki kefeli mizan,

Gitmeden doldur sevap kefeni!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ekrem Şama - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?