Reklamı Kapat

Yaptıklarıyla belli olan iktidarlardan, sattıklarıyla belli olan iktidarlara...

Sosyal medyada paylaşılan bir resimli haber vardı; Kuleli Askeri Lisesi’nin satıldığını duyuran...

Yorumlarda, “Aa orayı daha önce satmamışlar mı idi” Gibi şaşkınlık sorularının yanında, “Keşke yalan olsa, keşke satılmamış olsa” dileklerinde kullanılan keşke’ler artık ümitlerin bittiğine işaret sayılmalıdır.

İktidarın ne pelikan kuşlarında, ne şahin kuşlarında hiç bir ötüş yok. Ne de Kuleli’nin çatısına da konuyor aman martı kuşları, türküsünü söylüyorlar Abidin’in resimlerinde mutluluk görmeye çalışırlarken.

Hayalleri var idiyse, bir gün iktidar olduğumuzda ormanları, tarlaları, fabrikaları, yolları, köprüleri, kuyuları, kıyıları, gölleri babalar gibi sattığımızda, onlara Boğaz’daki okulları ve özellikle Kuleli’yi de ekleriz, gibi... Nasıl oldu da bunca yıl yani kutladıkları 18 yıl boyunca hissettirmediler, hiçbir ücretli katiplerine yazdırmadılar? Bu eğitimi onca iktidar mensubu, taraftarı, rantçısı, gönüllüsü ne zaman ve kimden aldılar?

Her gün, devlete tapulu bir yerin satıldı–satılmadı tartışmalarını yapmaktan önce bu ve benzeri sorulara cevap bulsaydı ülkemizin insanları, belki de kendileri olacaktı bir şeyleri kutlayan...

Cevabı Bakan Mehmet Nuri Ersoy vermiş bir twitt yazısıyla.

“İstanbul Çengelköy’de bulunan Kuleli Askeri Lisesi’nin satıldığına ilişkin, sosyal medya ve basına yansıyan haberler tamamen asılsızdır.

Bakanlığımıza tahsis olan bölümde müze yapım çalışmaları devam etmektedir.” (14.08.2019)

Rahatlatır mı ülkemin insanlarını bu açıklama, bu izahat? Yeterli hacimde midir, kafalarda oluşan sorulara çare olmada? Hayır!

“Bakanlığımıza tahsis olan bölümde” diyor sayın Bakan, sormak gerek, Kuleli Askeri Lisesi’ni kaç bölüme ayırmıştınız?

“Bakanlığımıza tahsis olan bölüm” bir oda mıdır, salon mudur, müştemilatın bir köşesi midir? O bölümün sağı, solu, ötesi, bahçesi hangi çalışmaların mekanıdır?

“Tamamen asılsızdır” genellemesi bir zamanlar Yeşilçam afişlerinde moda olan “Tamamen renkli” ibaresini ne kadar da andırıyor.

Tarih tekerrür mü ediyor acaba?

Tekerrür ediyorsa, nasıl ediyor sorusu aklımıza gelirse, kırk yıl evvelden verilmiş bir cevaba ulaşırız.

“Ülke batıyor, tedbir alınız” başlığında bakınız neleri haykırmış, yakınlarda rahmetli olan M. Şevket Eygi ağabey.

“Türkiye’de şimdi her şeyden önce asayiş, can ve mal güvenliği, adalet, huzur ve iç barış gereklidir.”

“İç ve dış düşmanlarımız, uzun yıllardan beri tatbik ettikleri meş’um planlarıyla halkımızı birbirine düşman gruplara ayırmışlar ve birbirleriyle çarpışacak hale getirmişlerdir.”

“Türkiye, dağılma, çözülme, parçalanma tehlikesi içindedir. İnsanların aynı vatan üzerinde aynı dili konuşmaları, ayın soydan gelmeleri, birliği sağlamak için yeterli değildir.”

“Rüşvet, su-i istimal, millet ve devlet malını yemek, vazifesini kötüye kullanmak gibi sosyal illetler bünyeyi iyice sarmıştır... İçki, fuhuş, kumar ve benzeri ahlaksızlıklar gün geçtikçe sokaklara taşmakta, aile harimlerini bile kirletmektedirler...”

O günlerde bugünün Türkiye’sini anlatan bu M. Şevket Eygi yorumlarına bakıp, “Herkes değişecek” sloganının mucidi Cemil Çiçek’in kurduğu ve yıllarca bakanlık koltuklarında oturduğu AKP iktidarında, sadece satıcıların ve alıcıların değiştiğini görüyorsa ülkemin insanları, bizim onlara müdahale sözümüz olamaz.

Lakin o kırk yıl önceki hükümetlerin, günümüz hükümetlerinde olmayan ve Türkiye’yi vatanımız yapan tapulu faaliyetleri vardı. Rahmetli M. Şevket Eygi o günlerin şartları dolayısıyla ve biraz da MSP’ye muhalefetinden katılmamış olsa da...

“Devlet ve hükümet adamlarımız hâlâ harıl harıl fabrika, baraj, yol, elektrik, ihracat, sulama, madencilik gibi iktisadi faaliyetlerle uğraşıyor, bütün ümitlerini Türkiye’nin maddi kalkınmasına bağlamış görünüyorlar. Bu türlü düşünüş ve davranış büyük hatadır.”

18 yıllık AKP hükümeti, merhum M. Şevket Eygi’nin 86 yıllık ömründeki yazılarından sadece bu paragrafı beğenip almış ve hata olduğunu şiddetle kabul etmiş olmalılar ki, adı sayılan yol, elektrik, madencilik gibi faaliyetleri başka ülke insanlarına devretmişlerdir. Bir bu paragrafta paralel olmuşlar merhum Eygi ile paralelliği seven, yıllarca paralel yaşamayı benimseyenlerimiz.

Şimdi biz de bir “keşke” diyelim müsaadenizle...

Keşke, bugün o fabrikaların satışlarını engellemeyen ana muhalefet, o günlerde temelsiz fabrika yaygarasıyla hız kesmese de daha çok fabrikamız olsaydı, AKP hükümetlerinin satabilecekleri..

Keşke diyoruz, çünkü ve belki ihtiyaç duymazlardı okullarımızla oynamaya...

Parçalandım da duruldum

Türkiye’nin siyaset tarihinde iktidar yahut muhalefette bulunan ve milletvekili sayısı belli bir yekûnu bulan partilerden kopmalar ve yeni parti kurmalar hep olmuştur ve olacaktır.

Lakin bu kopmaların hepsinin daha çok Türkiye sevgisinden kaynaklandığını sanmak veya iddia etmek başka niyet ürünü değilse, olayların doğru okunmamasından kaynaklanır.

T.Feyzioğlu’nun CHP’den bir takım arkadaşlarını alıp Güven Partisi’ni kurması ve sonra onlara K.Satır’ların da ilavesi, Ecevit’e yol açmak isteyen İnönü politikası sonucudur ve CHP’nin budanarak güçlendirilmesidir.

Recai Kutan anlatımından yazdığımız bu tespitimiz hatırlanmalıdır. Recai Kutan, İnönü’ye Malatya’nın su problemini çözen projesini sunduğunda, Feyzioğlu’nun karşı çıktığını ve biz Menderes’i Aydın’a iltimas geçtiği için astık. İnönü’ye Malatyacılık yaptırmam dediğini anlatmıştı. İşte o Feyzioğlu’ndan kurtarmıştı İnönü, Ecevit’i...

MSP’nin seçime gireceği 1973 yılında AP’nin içinden Bozbeyli-Bilgiç önderliğinde Demokratik Parti’nin çıkartılması, Erbakan ve arkadaşlarının AP’den fazla oy almasını önlemek planının parçasıydı ve başarılı da oldular.

1977 Seçimlerine giderken, AP içinden yeni bir oluşum çıkarma imkanı bulamayanlar, MSP içinden Erbakan’a karşı doldurdukları milletvekillerini ve AP’ye hep yakın durmuş, içinde olmuş bir cemaatin mensubu milletvekillerini ayartarak, MSP’nin gücünü azaltmaya çalıştılar.

1977 Seçimlerinde, 1973 Seçimlerinden daha fazla oy almasına rağmen MSP, kullanılan iki milyon sahte oy dolayısıyla milletvekili sayısının yarıya düşmesini, muhalifleri yanlış algılarla çok kullanmışlardır.

O götürülenler dolayısıyla bir metod denenmiştir 1977’de. Fakat uygulamaları halk ve seçmen arasında hiç itibar görmemiş, parti teşkilatlarınca da görmezden gelinmiştir.

O metod, ayrılanların, ayrıldıkları partiden dava, ideal ve hizmet açısından daha koyu ve daha temiz olmaları iddiası üzerine kurulu idi.

Yayınladıkları bildiriden konumuzu ilgilendiren bazı paragrafları alıyoruz aşağıya.

“Partimizin gayesi. Hakkı tutmak hakikatı söylemek ve iyiliği emretmek. Haksızlığı red ve kötülüğü menetmek suretiyle milletimizi fıtratına muvafık en ulvî mertebeye çıkarmağa çalışmaktır.

Terakkiyatımızın üssül – esası, saadet ve selâmetimizin miftahı milletimizin yaradılışına dercedilmiş bulunan yüksek ahlâk ve fazilet olduğuna inanıyoruz.”

“Kalbin ziyası ulum-ı diniyyedir. Aklın nuru fünun-ı medeniyyedir. Bu ikisinin imtizacı ile hakikat tecelli eder. Ayrıldıkları takdirde birincisinde taassub, ikincisinde hile ve şüphe tevellüd eder.”

“Beşerin dünyevî saadeti adalet ile olabilir. Adaletin tevziinde adalet olmazsa zulüm görünür. Hakka hürmet etmiyen ihkak-ı hakka muhatab olur.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, partisinden ayrılarak başka parti kurmak isteyen arkadaşlarını eleştirmesini, “Ümmeti parçalamaya hakkınız yok” başlığıyla duyurmuştu gazeteler.

“Bizim dava arkadaşlığımızda bir şey var. Dava terk edilemez. Burada sonuna kadar hizmet söz konusudur” da diyen sayın Erdoğan’a kısık sesle ve küçük harflerle siz de bir partiden ayrılmıştınız ama, yazması bazı kalemcilerin, ne ses getirmiştir ne de ilgilerine izahat yaptırmıştır.

Kendi partilerinin kapatılmasını istemeyen muhalefete rağmen, kapatılması yönünde oy kullananlar olarak tarihe geçenlerin, mağdur rolü oynamak zorundaydık halkımıza, müdafaaları, 18. yılını kutladıkları partilerini, DP gibi, MSP gibi bir parti yapmaya yetmemiştir.

Cesaret katsayısı biraz yükselince her AKP makamcısı, yeni parti arayışında olacaktır.

Metod ise, AKP’nin kuruluşunda uygulananın benzeri olacaktır. 1977’de denenen ve başarılı olmayan o metoddan sonra, milenyumun başında keşfedilen ve AKP adına uygulanan metod yenisi düşünülene kadar geçerli olacaktır.

Gecikme söz konusu değildir yeni parti kurma çalışmalarında. Sadece çizgilerin kesişmeden uzama, hani buna paralellik der ya matematikçiler, işte dört işlem bitmiş ona uğraşılmaktadır.

Otelllerde. o telden çalanlar

Yeniçağ gazetesi manşetten duyuruyor: “Babacan ve Davutoğlu FÖTÜ’nün otelinde kalmışlar.”

Haberin teferruatına dalmayacağız. Kimler, kimlerle, para ödeyerek veya ödemeyerek konaklamış o otellerde, ilgilenirlerse adliye kurumlarının işidir bu; eşyanın tabiatına uygun saydığımızdan, merak alanımız dahilinde değildir bizim.

Neden dün değil de bugün haberdar ediliyor insanlar? Bakan olduklarında, başbakan olduklarında bilinmiyor mu idi nerelerde tatil yaptıkları?

Adı geçen o AKP politikacıları, AKP’nin içinde durdukları yerde hâlâ oturuyor olsalar ve kendilerine yeni mekanlar bulmak için parti kurucu emlakçıları dolaşmasalardı, hangi otelde ne zaman kimlerle düşüp kalktıkları, gülüp oynaştıkları malzeme yapılacak mı idi gazetelere?

AKP’ye çalışan gazete tayfasının buluşu, yeni bir buluş değil. Hani Mahmut Toptaş hocamız hep söyler ya: Bugün kullanılan aykırı, hatalı, isyanlı, yalan cümlelerin hepsi geçmişte söylenmiştir, o cephede yeni bir şey yok, diye... Burada da benzer bir durum var. Geçmişte de yapılmıştır böyle haberler. Birini örneklendirelim ki, taşlar gediklerini bulsun.

17 Eylül 1961 yılında idam edilmiş bir Başbakanın, Türkiye’yi on yıl idare etmiş bir başbakanın, idamından sonra da yakasını bırakmak istemeyen CHP zihniyetine 8 Şubat 1962 tarihli yazısıyla, olayı hazmetmediğini duyuruyor, idamları hazırlayan ve en çok alkışlayan İnönü’nün baş kalemşoru Y.Z.O.

“Şimdi, ihtilalin dipçiğiyle cezaevlerine tıkılmış düşük politikacıların sırtlarındaki suçlara yeni suçlar yüklemek gayretiyle, yabancı elçilerin kapılarını çalmış, yüzümüz kızarmadan, sesimiz titremeden, yüreğimiz sızlamadan, kendi iç boğuşmamızda, onlardan, o başka toprağın, başka bayrağın insanlarından işimize yarayacak birkaç söz, birkaç satır istemişiz.

Düşük iktidara yabancı hükümetler tarafından verilmiş çeşitli hediyelerin, şahıslara mı, yoksa devlete mi verilmiş olduğu sorulmuş...”

Bu kadarcık bir muhalefeti ve belki de paylaşılacak o hediyelerden kendisine pay düşmeyeceği kaygısı dolayısıyla ona “Aferin” demeyeceğiz, ama başka gerekçelerimiz de var. 22 Kasım 1962 tarihli yazısı mesela...

“Bir it var, ama ne it. Zengin apışında kene, paşa kızında bit” tanımını esirgemediği Milli Damat M. Toker’i iğnelerken, paşası İnönü’nün mal varlığını geçirmiş kayıtlara...

“Ailemizin kasalar dolusu mücevheratı, çekmeceler dolusu senedatı, yeni satın aldığım ev, yeni yaptırdığım uçkurpalas, vükela ve süfera tarafından kayın valideme ve paşa babama gönül rızasıyla hediye edilmiş nadide gümüş takımları, paha biçilmez kürkler, antika halılar, Ankara’da, İzmir’de, İstanbul’da dayalı döşeli köşkler, milyonluk arsalar, bütün varlığımız tehlikede:”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?