Reklamı Kapat

Biz kimleriz? Geçmişten gelen erleriz!

I - SOL’UMUZUN DİPLOMA MERAKI GELENEKSELDİR

27 Mayıs’ta ihtilal yaptırdıkları günün hemen ertesinde başlamışlardı, “Başbakan astırarak, İnönü’yü başbakan yapmak” girişimlerine.

“Sizi ben bile kurtaramam” tehdidini Meclis’e  yaptığı gün İnönü, yol göstermişti basındaki kalemşörlerine.

Artık her malzemeyi kullanabilirlerdi, Yassıada’da bir mahkeme uyduracakları zamana kadar. Akıllarına ne gelirse...

23 Haziran 1960’ta, ihtilalin ilk ayı dolmadan, diploma meselesini gündem yaptı Y.Z.Ortaç, İnönü’cü kalemşörlerin en kıdemlisi olarak.

“Celal Bayar: Tahsili, özel! Yani yok! Mesleği İttihat ve Terakki mesul katibi!.. Yani komiteci!”

15 gün sonra, 14 Temmuz 1960’da ise, olmadığı iddia edilen tahsil, ilkokul diplomalı sayılmış. Çankaya’yı bastığında ihtilalciler,

“– Ben komiteciyim, demiş..

Hakkı var Bayar’ın. Duvardaki ilkokul diplomasını gösterip:

– Ben profesörüm!.. Diyemezdi ya...”

İki dönem milletvekilliğinin ilk dört yılını Meclis’teki muhalefet partisi başkanı Celal Bayar’la, ikinci dört yılını Cumhurbaşkanı Celal Bayar’la yaşayan bir gazeteci milletvekilinin bu karalamalarını yalanlayacak merci ve DP basını da olmadığına göre, maksatları DP seçmenine, biz diplomasız bir adam seçmişiz mi dedirtmekti sadece. Ki o Bayar’ın ilk ve orta öğreniminden sora memur olarak çalışırken “Harir Darüttalimi ve College Français de I’Assomtion” isimli okullara devam ettiği Meclis yıllığında yazıyorken...

Sırada Adnan Menderes var.

“Adnan Menderes: Tahsili, hukuk (Not: Mebus olduktan sonra Ankara Hukukuna yazılmış ve heyamola ile çıkmıştır.) Mesleği: Çiftçilik! Yani hiçbir devlet hizmetinde bulunmamış, hiçbir tecrübe görmemiş!”

Okul hayatına İzmir İttihat ve Terakki Mektebi’nde başlayan Aydın’ın öksüz ve yetimi, İzmir Amerikan Koleji’nde devam ettirmiştir.

İnönü kalemşörünün tecrübesiz dediği Menderes, Kurtuluş Savaşı’nda gösterdiği başarılardan dolayı İstiklal Madalyası almış ve 1931 yılında Atatürk’ün emriyle milletvekili olmuştur.

“Diplomasızdılar” yazılarından sonra, maksatları hasıl olunca ve rahata erdiklerinde, yani İnönü’yü başbakan ettikleri yıllarda, 13 Haziran 1963’te, kendilerinden birinin, Akbaba dergisinde İnönü’den sonra en çok ünlendirdiği Kasım Gülek’in diplomalarını yazmasa olmazdı.

“Ya Kasım Gülek’in diploma koleksiyonu?.. Galiba bizim üniversiteden başka (Robert Kolej’dir kasdı) bütün dünya üniversitelerinden derlenmiş birer şahadetnamesi vardır üstadın. Belki Japon üniversitesinden bile...”

T.Özal’a “Beni Cumhurbaşkanı yap” teklifi götürüp pazarlık yaptığında dahi tanımadı bu ülkenin insanları Kasım Gülek’i. 15 Temmuz sabahsız ihanetinin baş failini ABD’ye pazarladığında da tanınmamıştı o. Belki de diplomaları yüzünden...

Türkiye’de Kasım Gülek’e diploma verecek üniversitelerin olmamasına üzülmek varken, derleme diplomalılara böyle saygı duyanların takipçileri, bugün diploma yazıp çizerlerken, o diplomaları verenlerin neler götürdüklerini de bilmeliler.

II - KURBAN BAYRAMI GELİYOR

Bundan yarım asır önce, bir kurban bayramı daha gelirken, 27 Şubat 1964’te biri bir hesap yapmış, gördüğü bir ilan üzerine...

“Bu ilan Türk Hava Yolları’nın ilk ilanı idi: Hacılarımızı Suudi Arabistan’a uçmaya çağıran ilanlar!

Bunu devlet eliyle yapıyorduk: Devlet eliyle vatandaşları Hacca davet ediyor, afişler bastırıyor, cami duvarlarına yapıştırıyorduk!

Demek, bu yıl da Müslüman kardeşlerimizin ceplerine ikiyüzer Dolar ve ikiyüzer Türk Lirası koyup Arap dünyasına göndereceğiz.

İkibin kişi gitse, beş milyon lira... Onbin kişi gitse, yirmibeş milyon lira! Biz bu kadar parayı alabilmek için, küçücük Avrupa devletleriyle masa başlarında pazarlıklar ediyoruz. Demek bir Hac seferine bir Belçika, bir İsviçre kredisi!”

CHP parasıyla ve Halkevleri aboneliği garantili dergisini (Akbaba) neşrederken, her sayısının bir sayfasını Avrupa’da dolaştığı şehirlerin lokanta ve eğlence yerlerini tanıtmaya ayıran yazar bey (Y.Z.Ortaç), Meclis’te olduğu 1950 yılını bakın nasıl anlatıyor.

“1950 Meclis’ini düşünüyorum. Gündemin ilk kanunu neydi bilir misiniz? Arapça ezan!..

Sanki Atatürk Türkiye’sinde yaşamıyorduk. Sanki –Ne mutlu, Türküm– diye övünen biz değildik. Sanki burası Fizan çölleriydi.

O günden bugüne on yıl geçti. On yıldır münevverlerimiz, Müslüman Türkleri –Tanrı Uludur– yerine –Allahü Ekber– diye namaza çağırıyor. Ne oldu sanki?.. Melekler, gizli elleriyle hepimizin cebine Cennet-i âlânın anahtarını mı koydu?..”

3 Mart 1960. İhtilale yaklaşık iki ay var. Ortamı işte böyle hazırlıyordular.

14 Mayıs 1950 zaferini yaşayan DP, hemen bir ay sonra 16 Haziran’da, ezanın aslı gibi okunması kanununu çıkarmıştı.

On yıl geçmesine rağmen, CHP kalemşörlerinin ezanımız üzerinden ihtilal kışkırtıcılığı cesaretinde olmalarının tek bir gerçeği var: DP’nin, basınını kuramaması...

Ezanımızı aslına döndüren kanunun Bayar tarafından imzalanmasını, bugün internet siteleri “Aynı gün sonuç Celal Bayar’ telsizle gönderilmiştir” diye yazmaktadırlar.

Bir canlı şahidin ise o günü şöyle anlattığının kaydını okumuştum bir yerlerde.

Menderes, Ankara Havaalanı yolundadır. Alana vardığında görevliye, Bayar’ın imzasına hazırlanan evrakı verir ve der ki: Sayın Bayar, bu Kanunu imzalayıp yürürlüğe sokmazsa, ben şimdi gideceğim Adana’dan, Çakırbeyli’ye geçerim. Oradan da hiç kimse beni çıkaramaz!

Milletvekilliğinden, DP genel başkanlığından, Başbakanlık makamından ayrılabileceğini böyle vurgulayan Menderes’i iyi tanıyordu Bayar. İmzaladı o kanunu...

Konu ezan’dan açılmışken bir küçük anekdot da var aklımızda. Onu da yazalım.

Atatürk’ün uşağı idim kitabının yazarı Cemal Gran’da anlatıyor: Türkçe ezan çalışması yapan heyet geldi huzura. Dediler ki: Felah kelimesine bir karşılık uyduramadık. Siz ne dersiniz?

Heyeti kabulündeki memnuniyetsizliği Atatürk’ün yüzünden okuyan uşak, gülmeyen bir yüzle, o da öyle kalsın deyip gönderdiğini o heyeti, hatırasının devamına yazdırmış.

III - AMERİKA BİZİM NEYİMİZ OLUR?

AKP iktidarına yakın tv kanallarındaki oturumlarda tartışılan bu konudur son haftalarda.

İnsanımızın hafızasını tazelemesi ve 6. Filo üstünden üretilen kahramanlıklara bir son vermesi için bu ülkenin matbuatında kayda geçmiş “Amerika ve Biz” yazılarından bugün kısa bir derlemelerimiz var. Zira meclis zabıtlarına yazdırılmış “Bana ne Amerika’dan!” reddiyesinden uzaklaştırılmak isteniyor genç beyinlerimiz.

Bir CHP yayın organı, Ankara’da yaşanmış bir olaya üzüldüğünü bildirirken, aman ilişkilerimize bir şey olmasın tedirginliğinde. (31 Mart 1960 - Akbaba)

“Bir gece Çankaya yolunda bir Amerikalı yarbay onbir Türk erini çiğnedi. Bir eri öldürüyor, bir erin bacaklarını biçiyor, dokuz eri yaralar içinde bırakıyor.

Suç Türk topraklarında işlenmiştir. Ama suçlu, Türk yargıcı karşısında değil, Amerikan yargıcısı karşısında sorguya çekildi. Cezası mı? Bir yıl komuta yasağı... Bin ikiyüz dolar para cezası...

Artık gönüllerimizdeki Türk-Amerikan dostluğu, yaralı bir dostluktur.

Amerika’yı sevmemek insan zekasına, insan duygusuna yakışmaz. Ama, bizim kafamızdaki, bizim kalbimizdeki Amerika bu değildir.”

Amerika’nın ne olduğunu anlatmanın sürekliliği var. Bir başka yazısında “Amerika önce Atatürk’ü sevmiştir, sonra bizi!” diyen başyazar (YZO) İstanbul’a gelen ABD 6. Filosu’nu nasıl benimsememiz gerektiğini de öğütlüyor (1 Haziran 1966)

“Boğaz sularına bir yabancı filo geliyor.

Bu filo Birinci Dünya Savaşı önünde demirleyen düşman filosu değildir. Toplarının çelik gözleri, Süleymaniye’nin minarelerine, Karacaahmet’in selvilerine değil, Karadeniz’e bakıyor. Bu filo benim dostum, benim müttefikim. Yarın, Türklüğü dünya haritasından silmeyi hayal edenlere karşı benimle yanyana, benimle omuz omuza...”

Elbette ilk öncesi var, Amerika’nın bizim sularımızda hep olmasında.

Missuri’nin o ünlü ziyaretindeki top atışlarını “Missuri’nin taret’lerinden atılan dostluk salvoları” bilenler, muhaliflerini de şöyle tanımlıyordular:

“(Missuri) zırhlısının vatanımız sularında görünmesini, dünya matbuatı, binbir şekilde tefsire kalktı. Hattâ muhayyeleri işlek ve yalnız satıh tefsirleriyle gıdalanan (yorumcu) lar, bu ziyareti, Amerika’nın kuvvet gösterişi gibi bir arzuya bile bağladılar.”

Büyük Doğu’daki bu değerlendirmeye, derginin sorumlusu Necip Fazıl o yazının hemen yanından bir cevap yazıyordu.

“Yine bu zırhlının memleketimiz sularına gölge salışı münasebetiyle, her zamanki, son zamanlarda her zamanki küçüklük ukdelerimizden envaını ortaya saçmış bulunuyoruz:

(Missuri)nin balosuna can atan, bunun haftalarca rüyasını gören hanımlarımız; (Missuri) gelmeden bir hafta evvel Beyoğlu’nun belli başlı sokaklarına adam kabul ettirmeyen ve hususî çekidüzenler verdiren belediyemiz; bütün bu halleri yazılmayacak bir dille ortaya döken gazetelerimiz, neler, neler!..

Allah bizi ıslah etsin.”

Ayın dergide bir değerlendirme de Süleyman Nazif’ten:

“Birleşik Amerika’nın en büyük muhariplik remzi olan (Missuri)yi bize göndermesi bir hakikatı bir daha göze vurur:

Birleşik Amerika’nın yalnız Okyanuslar devleti değil, aynı zamanda bir Akdeniz devleti de oluşunu...”

Missuri gittikten sonrayı da bilelim Büyük Doğu sayısından.

(Missuri) gittikten sonra bu adı taşıyan, gazino, kahve, bar, losyon, bilmem ne, bir sürü şey türedi. (Misuri), babamızın, anamızın ismi kadar yakın geldi.”

Bu geçmişi iyi ve doğru bilmek, bugün bize “Bana ne Amerika’dan” dedirtmesi gerekirken, “Biz onsuz yapamayız” aşkındakilerle olacaktır mücadelemiz...

Her seçime bir heykel olmaz

Yurdumun meydanlarını dolduran heykellerden biri değildir bu eksik ve yaralı organlı politikacının alçıdan imal hali.

Bir hayal mahsulüdür.

Lakin onun üstüne kurduğumuz hayali anlatmadan once, okurlarımızın akıllarına gelebilecek ve dolayısıyla adliye yollarına düşürebilecek ihtimalleri yok etmeliyiz.

Bu alçıdan politikacı görüntüsü ile son seçimleri kaybetmiş iktidardan herhangi bir kimseyi işaret etmek gibi bir düşüncemiz, bu topraklarda yaşadığımız müddetce, tıpkı bugün olduğu gibi hiç aklımıza gelmez. Dolayısıyla niyetimizi bu yönde okumak yanlıştır, hatadır, olmasındır.

Bir ayağını kaybetmiş, diger ayağını alçıya aldırırken, kırık kolunu da askıyla bağlayan bu büyük politikacı insanının verdiği mücadelenin büyüklüğü böyle anlatılırdı.

Kolay mı büyük şehirlerin ilçelerini tek tek kazanmak.. Büyük politikacımız büyük şehrin kendi büyüklüğüne denk düşmediğini, ayağını kestiklerinde, elinin uzunluğunu da kolunu kırdıklarında ancak anlayabilmiştir.

Alçıdan heykeli imal edilen resimdeki politikacımızı seyreden iki insanın twitleri incelendiğinde, vatandaşlarımızın sembolu olmaya layık oldukları görülür. Çünkü onlar, o politikacı heykeline, senin kaybın görülüyor, fakat vatanın kaybı hesap edilemiyor derlerken, suçladıkları, o heykelin aslı politikacıya oy vermeyen seçmenlerimizdir.

Yoksa bazılarınızın sandığı gibi, onun vatana kaybettirmesi değil. Ayıptır yapmayın!

Biz bu heykeli, fedakar bir politikacı işte böyle olur, hayalimiz için koyduk buraya.

ÖZÜR

Geçen hafta sayfamıza iki tarihi eser kapısı resmi koymuş ve Mustafa Özdamar ağabeyle yaptığımız bir Pazar gezmesini anlatmıştık.

Üzmüşüz, kırmışız, gücendirmişiz Mustafa Özdamar ağabeyimizi. Çoktandır politika konuşmuyorduk onunla, içinde parti adı geçen cümleler kurmuyordum ona karşı suskun olmadığımda. Fakat bilemedim ya da tahmin edemedim, o yazıda, yani onun adı olan bir fıkrada, bir parti adının olmaması gerektiğini..

Erenlerin hallerinden sual olunmaz diyerek bugün özür diliyoruz Mustafa Özdamar ağabeyden. Umarız Kabul edilir..

Mücadelelerindeki yetersizlikleri, ona uydurdukları geçmiş dolayısıyla güçlü sanmalarından kaynaklanan yandaş kalemcilere bir destek belgesi de bizden olsun.

Şemsi Belli’nin bir yazısının başlığı aynen böyleydi. Demekki 1960’lı yıllarda FETÖ vardı, FETÖ’ye oğlum diyenler vardı.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?