Reklamı Kapat

Şehir makasıdı: Eşyanın hakikati

“İnsanlar kadar Allah’a giden yol vardır” der irfan mektebimiz. İnsanla yaratanı arasında topyekûn bir sürümden ziyade özel bir hukuk ortaya koyar. İnsanı kalabalıkların prangalarından kurtararak ona özgür ve özgül bir kuvvet verir. Ahvalini de, imtihanını da sunacağı, kendine mahsus kılacağı deruni bir anlam sunar. Olanca meseleye türlü boyutlar katar.

Bahsi geçen “yol metaforu” beraberinde düşünce dünyamıza hakikat bilinciyle ilgili bir çeşit tazyik de yapar. Böylelikle sadece olup bitene karşı pasif ve edilgen bir tavır tutunmayıp zihnimizde, gönlümüzde ve vicdanımızda durduğunu sandığımız “eşyaya”/ “şeylere” bile bir hareketlilik gelir. Bu yönüyle en azından insanın eşyanın isimlerini bilmesi (Bakara 30-33), onlar hakkında kavram üretebilen bir melekeyle donatılması dahi onu meleklerden üstün kılmıştır.

Diğer yandan insanın anlayışı, kavrayışı, idraki onun hakikatle olan irtibatını da derinleştirmektedir. Duyusal alana saplanmış, modern yönü ile görsel idrakin egemenliğine kapılmış bilinçler nezdinde hakikat tektir. Ancak ne zaman ki insan -nasibi bir kenara koyarak ifade edelim- fehmetme becerisinde yol kat eder âlim olur, arif olur, salih olur, muslih olur… Hakikat çepeçevre genişler durur. Dolayısıyla Efendimiz Aleyhisselam’ın, “Ya Rabbi! Bana eşyanın hakikatlerini bildir” duası hakikatin de hakikatine kafa yormamızı bir nevi gerekli kılmaktadır.

Şehir makasıdında “eşyanın hakikatine” dair oluşan bilinç çok boyutlu bir öneme, yerine göre de değere sahiptir. Gerek geleneksel gerekse postmodern şehir görüntüsünde çevreye, yapılaşmaya, imara, tabiata velhasıl eşyaya olan bakış açısı, hakikat bilinci insana bir gelişmişlik göstergesi sunar. Bu gelişmişlik bazı toplumlarda ilmin, bazı toplumlarda sembolizmin, bazı toplumlarda irfanın, bazı toplumlarda zarafetin, inceliğin vesaire öne çıkmasına vesile olur.

Dolayısıyla düşünce ve gönül dünyamız ile dış dünyamız arasında ciddi bir alaka belirir. Böylelikle şehir; makasıd ve hakikat bakımından kimine göre memleket, kimine göre hâkimiyet, kimine göre siyaset, kimine göre de medeniyet olur. İnsan hangi iklimin ağacı, hangi rüzgârın yelkeni ise ona göre meyve verir, yol alır.

Tabiri caiz ise şehir çırağa göre taştır, topraktır. Kalfaya göre yapıdır, statiktir. Ustaya göre ise sanattır, güzelliktir. Bu gelişme düzeyi hem bir hak hem de hakikattir. İnsanın bulunmuş olduğu seviye, tekâmül düzeyi onun bizatihi gerçekliği, bir çeşit kaderidir. Ancak bu kader, Muhammed İkbal’in ifadesi ile bir efendi gibi her şeyin üzerine hariçten etki eden acımasız bir yazgı değildir. Kader bir şeyin içinden erişilebileceği halidir. Mahiyetinin derinliklerinde gizli olup zorlama olmaksızın açığa çıkabilecek olan imkânlardır.

Bugün aslında bizler şehirler için güttüğümüz makasıd ile belirli imkânların muhatabı oluruz. Bundan dolayı “dünyayı güzelleştirmek” amacı ile inşa edilen şehirlerden erdemli bir toplumun ortaya çıkması en müsait olanıdır. Tersine tarım arazisi, sulak topraklar, ovalar üzerine kurulan yerleşkelerin hakikati bir var oluş biçimi değil, yok oluş senaryosudur. Eşyanın hakikatine dair en basit yetilerden mahrum oluş(!) haliyle kaderi de bir ölçü olmaktan hızla uzaklaştırarak bir tür alın yazısına dönüştürür.

Şehirler, insanda eşyanın hakikatine dair oluşan yüksek bilinç ile tabiat arasındaki bütünlüğü ihtiva eder. Bahçesinden ağacına, çiçeğinden suyuna maalesef yapaylığın doruğunu yaşıyoruz. Topografyaya meydan okuyoruz. Toprağı görmüyor, ağacı tanımıyor, çiçeği koklamıyor, suyun lezzetini alamıyoruz. Yapay olana tav oluyor, hakikati ıskalıyoruz.

Eşyanın hakikatine inat; deprem kuşaklarıyla çevrili olmamıza rağmen yüksek ve itibarsız binalarda yaşamaya tabi tutuluyoruz. En ufak bir sarsıntıda yıkılacağını bildiğimiz binaları ayakta tutmak adına “kadere” iftira ediyoruz.

Eşyanın hakikatine inat; nüfus yoğunluğuna meydan okuyoruz. Hacim, alan hesapları yapılsa odunun dahi sığmayacağı yerlere insanı sığdırmaya çalışıyoruz. 15 milyon yetmez, 25 milyonluk mega üstü şehirleri seçim vaadi olarak duyuyoruz. Toplu taşıma araçları, metrobüsü vesaire söylemeye gerek bile yok, orada tam bir mucize yaşıyoruz!

Hakikate olan hürmetsizlik en nihayetinde insanı ucube bir topluluğa, şehirsizliğe, şahsiyetsizliğe mahkûm etmektedir. Onun içindir ki hiçbir şart altında hakikat göz ardı edilmemeli, boyutları konusunda sıklet atlanmalıdır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yusuf Yalanız - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?