“Günlük” yazma yaşınız geldiyse

Neredeyse roman hariç her türden yazılar yazdım, hiç günlük tutmadım. Bunun birçok sebebi var. İlk başta günü yaşamaktan yazmaya fırsat bulamadım. Hem neresinden başlayacaktım yazmaya yaşadığım bir günü. İşte o yazmaya başlayacağım ucu yakalayamadım bir türlü. İkinci sebep -bahane de diyebilirsiniz- ilkokul sıralarından itibaren öğretmenlerimizin bizi özendirip yönlendirdiği tek dalın günlük olmasıydı. Hani bir de “sevgili günlük” diye günün içerisine balıklama dalar gibi günlüğe giriş yok mu beni ifrit etmiştir hep.

Günlükle konuşuyormuş gibi yapma klişesine hiç alışamadım. Yerli yabancı çok günlük okudum. Franz Kafka’nın “Günlükler”inden İlhan Berk’in “El Yazılarına Vuruyor Güneş” günlüklerine; Oğuz Atay’ın “Günlük”ünden, Cemal Süreya’nın “Günler”ine, Cemil Meriç’in “Jurnal”ine kadar çok sayıda günlük okudum. Okuduklarım arasında beni en çok etkileyen Cahit Zarifoğlu’nun “Yaşamak” günlüğüydü. “Yaşamak”ı diğerlerine nazaran daha bir sevmemin sebebi yukarıda söylediğim gibi yaşamayı yazmaya göre daha çok sevmiş olmamla ilgiliydi. Bir kere sözünü ettiğim klişeler yok bu günlükte. Ayrıca kendi türünden başka alanlara sıçrayabilme cesaretine sahip. Mesela “deneme” deseniz, yanlış bir şey söylemiş olmazsınız. Öykü deseniz kimse sizi yadırgamaz; pekâlâ şiir de diyebilirsiniz, sırıtmaz; anı ve hatıra demeniz de mümkün. Bu çeşitlilik “Yaşamak” günlüğünü daha serazat ve geçişli kılabilecek niteliklerden. Samimiyete dair hünerini söylemeye bile gerek yok. Zira neredeyse bu alanda klasik olmasını biraz da bu özelliğine borçlu.

Bana gelince, ellili yaşlarda yürümeye devam ediyorum. Kırkla ellili, otuzla kırklı yaşlar arasındaki farkı henüz fark etmiş olmasam da yarına epeyi gün biriktirdiğimi söyleyebilirim. Anlayacağınız ben yaşadığı günü saati saatine temize geçenlerden değilim. Günlerin demlenmesini beklerim. Öyle zannediyorum ki birilerinin “hatıra” dediği şeyi ben günlük olarak gerçekleştireceğim. Bugünden düne -geriye doğru koşu- şeklinde.

Diyeceksiniz ki “geçen geçmiştir, günleri geçmeden yakalayacaktın”. Günlerin o kadar çok acelesi vardı ki, o telaş içerisinde onları yakalamak uçan kuşu yakalamaktan daha zordu. Aziz Mahmut Hüdaî’nin diliyle söyleyecek olursak: “Günler gelip geçmekteler / Kuşlar gibi uçmaktalar.” Şimdi soruyorum dikkatini benden esirgemeyenlere: “Günleri neresinden ve nasıl yakalayacaksınız.” Onları ya telgrafın tellerine konarken ya da ağaçların dallarında yuva yaparken tuzak kurup avlayarak mı? O da bize yakışmaz. Hakir kuşu eti için öldürmekten farksızdır bu. Amiyane tabirle günlere gününü göstermek!

Niyetim odur ki, hiç yapmadığım bir şeyi yapmaya kararlıyım: Biriktirdiğim günlerin günlüğünü yazacağım. Aşağıdan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya doğru. Böylelikle nasıl yaşadığımın kronolojisi de bilinmemiş olur. Tenzillerim de terfilerim de kimsenin dikkatini çekmez. Konunun yani ömrün başına dönmek böyle daha mümkün değil mi?

KUŞLU SÜVETER

Güzel başlıklara bayılırım. Kitabın içine çeker insanı. Şimdiki nesil süveteri pek bilmez. Hele kuşlusundan belki de hiç haberi yoktur. Onu bunu bilmem, hikâye kitabına gayet şık durmuş bu isim. Bir de ilk hikâye kitabıysa bu, tek kelimeyle “oturmuş” diyebilirsiniz. Özlem Göktaş’ın kitabından bahsediyorum. Daha doğrusu öyküler yazan ve bu öykülerini Heceöykü, Mahalle Mektebi ve Karabatak dergilerinde yayımlayan 1975-Sivas-Şarkışla doğumlu bir yazardan bahsediyorum. Yani onun çocukluktan kalma kuşlu süveter renginde öykülerinden. 17 hikâye var kitapta. Topu topu 90 sayfalık bir kitap, çocukluğa giden kocaman yürekleri sığdırıyor içine. “Naylon Ayakkabı” hikâyesi böyle bir çocukluğa ait ölüm-dirim kargaşasını göğsünde yumuşatmaya çalışan birinin hikâyesi. Kendini rahat okutan, yazarın kişisel hikâyesinden de yer yer izler taşıyan “Kuşlu Süveter” aynı zamanda şenlikli bir dile sahip bir öykücünün doğumunu müjdeliyor. Ne yalan söyleyeyim, ben okudum beğendim. Her hikâye bir sonrakine referans oluyordu sanki. İlklerin tolerans dileyen başını değil, “nerede kalmıştık” diyerek soluğunu gelecek günlere ayarlayan iddialı bir hikâyeciyle tanışıyoruz bu eserde. Sevgili okur, okumanı tavsiye ederim. Şayet tavsiye etmezsem vebal altında kalırım. Hem kuşlu süveter ören annelerimizi de hatırlamış oluruz.

(Kuşlu Süveter-Özlem Göktaş-Pruva Yayınları)

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hüseyin Akın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?