Şehir makasıdı: Hak ve merhamet

Yaratılışla gelen en önemli makasıddan biri de “hak”tır. Her yaratılan yaratılış amacıyla birlikte bir hakka, kendini bu amaca uygun yaşama, yaşatma ve ifade etme imkânına sahip olur. Yalnız bu sadece insanı bağlayan bir husus değil, aynı zamanda diğer mahlûkatı ve cansız maddeleri de içine alan deruni bir mesele.

İnsan iradi varlık olmak bakımından dünyamızda doğrudan hakka muhatap olan bir canlıdır. Kâinatın ve doğanın dengesi yahut “eşyanın hakikati” insanın bizatihi bunlara yönelmesi ve insanın onlara muamelesi ile anlamlıdır. Yani insan düzen kurucu veya düzen bozucu olarak bir ahlak yüklenerek hakkın tesisi bir yana hakkın korunmasında temel belirleyicidir. İnsanın kurucu ve bozucu rolleri üstlenmesi ve bu arada yapıp ettiklerinin işin doğası gereği kendine dönmesi, bunlardan etkilenmesi bakımından da göz ardı edilemez.

İnsanın şehir kurmasındaki makasıd bundan dolayıdır ki birincisi yaratılıştan gelen haklarını muhafaza etmek ve amacına uygun bir yaşam tarzı oluşturmak. İkincisi insanlar arası ilişkilerinde hakkını koruyabileceği ve hakkı teslim edeceği bir sistem inşa etmek. Üçüncüsü de diğer varlıkların varlık haklarına ve bu haklardan kaynaklanan varlık biçimlerini korumaya riayet etmektir.

Yaratılıştan gelen hakların muhafazası insanlık tarihi ile özdeştir. Çünkü insan varsa insanın hilkatinden kaynaklanan sebeplerle bir hak mefhumunun ortaya çıkması normal olandır. Bir anayasanın oluşması elzemdir. Bu minvalde şehrin inşasında insanın yaratanıyla olan münasebetlerini belirlemesi bakımından usulud’din (akait), insanın insanla olan münasebetlerini tanzim etmesi bakımında usulu’fıkıh (içtihat) zaruri konumlanmıştır. Şehrin makasıdındaki bu eğilimlerden dolayı hak anlayışına dayalı çeşitli mücadeleler bize bir çeşit siyasal betimlemeler sunmaktadır:

Kimi zaman sömürü ve istilaların bir ürünü olarak yaşama hakkı, kimi zaman ekonomik doktrinlere maruz kalmanın bir sebebi olarak emek hakkı, kimi zaman da baskı ve tekebbürün bir amili olarak aklın ve inancın korunması hakkı ön plana çıkmıştır. Hak anlayışında aslolan insanların temel hüviyetlerini korumak ve şehrin inşasını hakkıyla gerçekleştirmektir.

Bazen kitabi yahut teorik ifade edilen bu hususlar insanın özellikle endüstrileşmeyle birlikte şehir maksadında farklı sistemsel derinlikler de oluşturdu. Örneğin, okullarımızda sanayi devrimi, endüstri kentleri anlatırken bizlerinde sanayileşeceğine, endüstriye alet edileceğine değinilmedi. Yediğimiz yiyeceklerin, içtiğimiz içeceklerin, doğada tanımlanmayan gıdaların fabrikasyon önümüze konacağı söylenmemişti. Tüketime, arz-talebe, arzulamaya o kadar odaklandık ki irfani tanımlamalarımız, birikimimiz önce çatırdamaya sonra da çökmeye başladı.

İnsanın insanla olan ilişkisi bir çeşit köleliğe evrildi. İnsanın çevresi ile olan ilişkisi bir çeşit barbarlığa dönüştü. Nesli de, ekini de bir çeşit bozuma mahkûm ettik. Kurduğumuz şehirlerde tavukların haklarını 40 güne indirdik. Zaten fazla yaşamasına da ihtiyaç yoktu!

Devasa çitliklerde et ve süt gibi asli ihtiyacımızı(!) karşılamak için danalara hükmettik. Birer kazığa bağlayıp hayvan bile olmalarına müsaade etmedik. Aile planlamalarına(!) müdahale ettik. İpler o kadar elimizdeydi ki çobana dahi ihtiyacımız kalmadı. Makinelerle hayvanları aynı tasnife tabi tuttuk. Sahi, bizi hayatı böyle merhametsizce yaşamaya kim ikna etti, neye tav olduk?

Hâlbuki irfan dünyamız şehrin inşasında “Halık’ı tazim, mahlûka şefkat” ilkesini tüm genişliğiyle bizlere sunmuştu. Ruhsuz, cansız ya da paletlerle taşınmış bir hak değil, şefkate bezenmiş bir hak. “Develerinizi fazla sağmayın. Yavrusunun da hakkı var” diyen bir insaf. “Bineklerinize fazla yük yüklemeyin” diyen bir izan. “Ya Rabbi! Bana eşyanın hakikatini bildir” diyen bir iman. “Kurdun, kuşun da hakkı vardır” diyen, onlara vakıflar kuran bir irfan.

Bundan dolayıdır ki hak meselesinin sadece insana yahut hırslarına, intikamına, öç almasına indirgenmesi alelade ve ilkel bir tutumdur. Hayvana ya da eşyaya hakkını teslim edecek bir şehir makasıdına acaba çok mu uzağız? Mesele fetva mı, takva mı, içtihat mı, irfan mı? Biraz derin nefes alıp öyle dalmalı suya. Kanuni Sultan Süleyman’ın Ebussuud Efendi’den ağaçları saran karıncalarla ilgili istediği cevabı doğru yerinden okumalı:

Sual: “Meyve ağaçlarını sarınca karınca / Günah var mı karıncayı kırınca.”

El cevap: “Yarın Hakk’ın divanına varınca / Süleyman’dan hakkın alır karınca.”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yusuf Yalanız - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?