Reklamı Kapat

Hamasetten taharet ve haddini bilmek

Kavram derinliğini yakalamayan ve yakaladığı olası kavramsal derinliği gün be gün derinleştiremeyen her hareket, bir gün deniz üzerindeki köpük misali yok olup kaybolmaya mahkûmdur. Denizde oluşan köpük dikkate alındığında dalga ve dalga derinliği ne ise herhangi bir harekette de kavramsal derinlik ve ilkesel bütünlük aynı şeydir. İnsanoğlu sürekliliği belirli ölçüde hamaset ve şahıslar devam ettirse de, soluklandığında kavramları ve ilkeleri ile baş başa kalır. Kişinin baş başa kalacağı herhangi bir kavramı yok ise yahut baş başa kaldığında karşısında bilgi ve irfana dayanan derinliği olan bir kavram yok ise hareketlerin devamlılığından bahsetmemiz lakırdıdan ibarettir. Bu cihetle mesele eylem ile ortaya çıkan ancak eylemi önceleyen kavramları varlık alanına çıkarmaktır.

İşin ehli olanlar der ki Batılılaşma sürecimiz başladığında Tanzimat döneminin hemen öncesinde geçmişi taşıyacak, anı kuşatacak ve geleceği kuracak bir kavramsal derinliğe ulaşmak üzereydik. Ancak siyasi önceliğimiz ya da daha doğru bir ifade ile siyasetin önceliğimiz olması bizleri olası bir medeniyetinin eşiğinden döndürmüştür. Bu manada siyasetin mahza öncelenmesi ve bütün sistemin siyaset üzerinden yorumlanıp inşa edilmesi ne bizlere nede İslam dünyasına bir fayda vermemiştir. Siyasal İslam kavramını savunan ya da var olan bu kavramın bir şekilde bir yerinde bulunan herhangi bir hareketin tarihsel referanslarının sadece slogandan ibaret olması bunun en önemli delilidir. Ayrıca İslam ümmeti olarak bulunduğumuz durumunda en önemli gerekçesidir.

Kavramsal derinliğe ulaşmak emek ister. Doğu düşüncesi için bilmek nihayetinde eylemden bağımsız bir şey olmadığı için kavramsal derinliğe ulaşmak aynı zamanda terlemeyi yani gayreti zaruri kılar. Her kavram kişinin kendi varlığından varlık kazanmalı ve bu varlık o kavrama kişi ile irtibatlı bir anlam katmalıdır. Kişilerden bağımsız ulaşılan kavram hakikatleri ise bir bütün olarak hareketi yani düşünceyi ayakta tutar ve çerçevesini belirler.  Cihat, Rahmet, İyi ve Güzel gibi kavramlar kişiden bağımsız olarak bir hakikate işaret eder. Ancak kişi varlıktan pay aldığı gibi bu kavramların hakikatlerinden de pay alır. Alınacak pay kişinin kabı kadardır. Daha doğru bir ifade ile kişinin kabının boşluğu kadardır.

Siyasi tartışmaları sembol şahsiyetler üzerinden yapmak kitle psikolojisi açısından makul bir tavır iken bütün hareketin mezkûr makul tavrı bir hakikat olarak benimsemesi meselenin bilgi ve irfandan koptuğu sadece hamasete döndüğü anlamına gelmektedir. İşte bu anlam canlı olan hareketlerin aslında ölmeye başladığının en bariz en keskin ifadesidir. Örneğin Fatih Sultan Mehmet Han, Yavuz Sultan Selim Han yahut İkinci Abdülhamit Han üzerinden bir fikri inşa etmek başka, inşa edilmiş bir fikrin bu şahıslar üzerinden topluma taşınması başka bir şeydir. Bu ikisi arasında var olan ayrım dikkatlerden kaçtığı sürece gerçekçi bir inşadan bahsetmemiz mümkün değildir.

Bir kavram ne kadar derin olabilir? Kavramın zamana bağlı ve zamandan bağımsız bir derinliği olduğu kanaatindeyim. Zamana bağlı olan derinliği öğrenilebilen, öğretilebilen bir şey iken zamandan bağımsız olan anlamı ancak görülebilen başka bir ifade ile idrak edilebilen bir şeydir. Bu yüzden temel kavramlarımızın nihai bir derinliği olduğunu söylemek aceleci bir tavır olur.

Kavramlarımızı nasıl derinleştireceğiz? İnsanın faslı yani diğer varlıktan ayrılan yegâne yönü aklıdır. Akıl ise soyut kavramlara ulaşmayı ve bu kavramlardan vehim ve hayalden bağımsız hakikatler çıkarmayı sağlayan yeteneğidir. Yani insanı insan kılan şey bilmesidir. Bilmenin mertebeleri dikkate alındığında bir tür olma halinden bahsetmenin zarureti hemen ortaya çıkacaktır. Yani bilmenin kemali “olmak”ladır. Olmak ise ancak varmak ile mümkündür. Başka bir ifade ile kavram eylemsiz düşünülemez. Eylemin kendisi bir şekilde bilgiyi hem tahakkuk hem de var kılmaktadır.

Kuru bir taklitle kavramsal derinlik yakalanamaz. Yakalansa dahi yeni kavramlara ya da var olan kavramların yeni kapsamlarına ulaşılamaz. Kadim İslam geleneğini gün yüzüne çıkarmak önemlidir ancak sadece meselenin burada kalması kavram kapsamlarını tespitten öteye geçmez. Aksi durumda medreselerimizin her yıl İmam Gazzali yahut Seyyit Şerif Cürcanî yetiştirmesi gerekirdi.

İstesek de istemesek de gönlümüz kabul etse de etmese de Batı felsefesini ve Batı düşüncesini bir yönü ile insan zihninin ulaştığı “zihin ufku” olarak kabul etmek zorundayız. Ve zaman kaybetmeksizin bu ufka ulaşmak ve bu ufku aşmak zorundayız. Yani bir gün “Şerhu’l Mevâkıf” ve “Saf Aklın Tenkiti” adlı eserlerin aynı hoca tarafından okutulmaya başladığını görene kadar bir kavram inşasından bahsetmemiz hamasi olacaktır. Yahut mezkûr her iki eserinde okutulduğu bir okul, bir medrese bir merkez görmediğimiz sürece kavramsal derinlik tartışmalarımız anlamsız kalacaktır.

Kavramların hakikatlerinin talibe açılmasının ilk şartı “hamasetten taharettir”. İkinci şartı ise “haddini bilmektir”. Bu şartlar olmaksızın süreç boşa gayret netice safsatadır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İdris Cevahir - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?