Reklamı Kapat

Çifte standart değil, eşitlik

Sanayi devriminden sonra pozitivizmin temsil ettiği ana çizgi ve bu alanın ateşli mihmandarı Auguste Comte (1798-1857) ilerleme fikri olarak ilginç bir trend ortaya koydu. Batı Avrupa’nın “örnek bir sanayi toplumu” niteliğine sahip olduğunu varsayarak sair memleketlerin gelişmek için Batı’nın izlediği yolu izlemesi gerektiğini savunmuştur. Bundan dolayı “Batı’nın sosyolojisi, Doğu’nun ise antropolojisi oldu”(!)

Nitekim Batı’nın diğer toplumlara göre gelişmiş olduğu ve diğer toplumların gelişmişliği yakalamak için Batı’nın geçtiği evrelerden birebir geçmesinin gerekliliği yaygın bir fikir olarak kabul gördü. İnsan olmanın onurunu hayatın merkezinden çıkaran, sadece maddi güce ve duyusal alana odaklanan bu yanılsama Batı için de, izinden giden sömürgeler için de vazgeçilemez bir tabu haline dönüştü.

İlk etapta üsten bakışlı, tekebbür bir zihniyet göze çarpsa da dünyanın içinde bulunmuş olduğu şartlar böyle bir realiteyi görgüsüzce yüzümüze çarptı. Ancak bu realite Batı’nın öngörüsünü, haklılığına değil; despotluğuna alamet bir farika idi. Küresel bir hinterlant ile bütün dünyayı çevrelemesi, baskı altına alması, tahakküm kurması dünyanın imrenerek değil, zalimane Batılılaşmasına sebep oldu.

Bu egosantrizmde bütün dünya Batı’nın geçtiği farklı evreleri aynı zaman diliminde yaşamaktaydı. Kimi Ortaçağ’da, kimi Rönesans’ta, kimi ise ilk kapitalist evrede ama kimse önünde değildi. Kentleşmenin birer ürünleri olarak ülkemizde işçi blokları, tekel binaları da bu anlamda Batı tarzında belirdi. Batı, kendi topraklarında bu işçi odağını aşalı epey oldu ama yeni yetme kapitalistler, Batı taklidi ya da Batı merkezli ülkeler bundan olanca nasibi aldı, alacaktır da.

Tabii böylesi bir girizgâh birincisi, Batı’nın bugünkü tavrı açısından iddialı gibi görünebilir ancak bir hiper gerçeklikle (suniliğin, asıl olanın önüne geçmesiyle) karşı karşıya olduğumuzu görmezden gelemeyiz. İkincisi de “Batı” dediğimizde zihnimizde oluşan tasarımın kişisel yahut herhangi bir ülkenin kültür havzasına yapılan bir sataşma olmadığıdır. Batı dediğimiz ya da eksik kalmasın “Doğu” olarak da kastettiğimiz bir kıta, bir bölge, bir ülke, bir kişi değildir. Zihinde oluşması gereken söz konusu yönelme bir “entelektüel”, “zihniyet” yahut “medeniyet” havsalasıdır. Zihin kodlarıdır, refleksleridir, vicdanıdır.

Derdimiz Fransa’nın Marsilya şehrinde balıkçılıkla uğraşan emekçisi değildir. Oxford’da ders veren felsefe profesörü yahut Amerika’ya bir hayalin peşine takılarak bir şekilde girmeye çalışan Meksikalı da değildir. Batı deyince bir egemenlik anlayışını, özgürlük kastını, başkası algısını; insana, çevreye ve aşkınlığa ilişkin topyekûn bir tavrı kastetmekteyiz.

Aşağılık kompleksi ile hukuku, insan haklarını, refahı, huzuru Batı’ya hasreden kafalar nezdinde dünyayı açıklamak için kıbleyi Batı’ya sabitlemekten başka çare yok. Ancak burada hikâye edilen hiper gerçeklikten bir nebze kurtulmanın yolu evrensel insan haklarını temele alan ve gelişmişlikte “ağabey” rolü üstlenen Batı’nın elindeki kozları niçin insanlık için kullanmadığını fark etmektir. George Orwell tam da buna nispet etmiyor muydu: “Herkes eşittir ama bizler daha eşitiz.”

Aslında güncel gündemiyle Batı’nın 11 Eylül sonrası geliştirdiği başkası tavrı, sömürü mantalitesindeki tebdil-i kıyafeti, mülteci akınları karşısındaki mevzubahsi, dünyanın diğer yerlerinde meydana gelen savaş ve insan hakları krizleri gibi meseleler karşısındaki tutumu ve ahlakı “ağabey tavrıyla” hiç uyuşmamaktadır. Çünkü Batı evrensel olarak nitelediği öğelerin tamamını kendine has kıldı. İnsanlık deyince kendisini anladı. İnsanlığı, insan ile başlayan tamlamaları tekelleştirdi.

Sonuç itibari ile Doğu’ya nazaran Batı’nın huzur içindeymiş gibi görünmesi kanaatimce Batı’nın gelişmişlik intibaından ziyade Doğu’nun meselelerden biraz da uzak kalmasından kaynaklanıyor. Köklü bir farkındalık oluşması ancak gücün/kudretin insanlık adına adalete ve merhamete bezendiği yeni bir anlayışa sarılmakla mümkündür. Hiper gerçekliği bir şekilde terk etmekle kadirdir. Şu noktada Batı’dan medet ummak büyük bir talihsizliktir. Bundan dolayıdır ki insanlıkla başlayan, bağdaştırılan her sözün, her iddianın çifte standarda meyletmeden bütün insanlığı adilane, eşit çevrelemesi büyük uyanışın başlangıcı olacaktır.

Bugün açıkça ifade edebilirim ki insanlığı taşıyan ana kolonlar, barış kodları Batı’da değildir. Doğu’da mıdır da bilmem! Ama bu bir gönül, bu bir izan meselesidir. Hamasete ihtiyacımız yok. Görgüsüzlüğe de hiç tahammülümüz yok. Göreceğiz, adilane eyleyeceğiz. Başka çare yok. Bu dünya Batı’nın dağı ama bizim şehrimiz!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yusuf Yalanız - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?