“Asma” “Hobi”lerini tatmin ederlerken

Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin hayatını ve mücadelesini, mahkeme salonunda şehadeti dolayısıyla bir kere daha okudu, duydu, konuştu insanlarımız. Eli kalem tutan, gazetelerin köşelerini tutan medyacılarımızdan birini örnekleyerek, yazılamayanlara, hafızalı insanlarımızın dikkatlerini çekmek istiyoruz.

Merhum Mursi’nin cumhurbaşkanını seçildiği iki turlu seçimi “Seçmenlerin yarısı boykot edip sandığa gitmediği için, Mursi 50 milyon seçmenin sadece 13 milyonundan oy alıp, yüzde 51’le seçildim dedi!” cümlesiyle anlatırken, yönlendirdiği okuyucularının, aynı oyu rakibi alsaydı, halk, karpuz gibi bölünmüş değil de, kavun gibi mi bölünmüş olacaktı, sualine ihtiyaç duymamaları bizim sorunumuz değil.

Örneklediğimiz medyacı Sözcü Gazetesi’nin yazarı Yılmaz Özdil’in bu Mısır seçimi yorumundan daha önemli bulduğumuz bir bilgi notu daha var yazısında. (Yılmaz Özdil – Sözcü Gazetesi, 20 Haziran 2019 – Mursi Şehid Öyle mi?)

“Neredeyse bütün dinci siyasetçiler gibi, akademik yolu ABD’den geçmişti, doktorasını ‘burs”’a Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde yapmıştı, Kaliforniya Eyalet Üniversitesi’nde de doçent olmuştu. 2012’de Mısır Cumhurbaşkanı seçildi.”

Sayın Özdil’in muhataplarının yolu hiçbir şekilde ABD’den geçmemiş ve geçmeyecek insanlardan olması ve onlara ABD’de tahsilin ve akademik ünvan kazanmanın iyi birşey sayılmamasını anlatması da bizim sorunumuz değil.

Biz, Facebook hesabıma düşmüş bir notu paylaşarak, neyi ve neleri sorun ettiğimizin bir girişini yapacağız.

Malatya Karaciğer Nakli Enstitüsü, 12 Haziran 2019. 13 saat süre içinde 5 adet eş zamanlı canlı donör karaciğer transplantations (5 bağış ve 5 alıcı) gerçekleştirdi.

Bu tarihî operasyona ulaşmak için 30’dan fazla cerrah ve toplam 100’den fazla sağlık bakım personelleri vardı. Bir danışman ve bir yargıç olarak orada kaldım.”

Malatya’daki bu tarihî olayın danışmanı ve yargıcı Prof. Dr. Şükrü Emre liseden sınıf arkadaşımdır. İstanbul Tıp Fakültesi’nden sonra gittiği ABD’de hangi başarılara imza attığı, arama sitelerine adı yazıldığında hemen öğrenilir. Bir gün çok sevdiği ülkesinde bir görev, bir sorumluluk yüklenirse, “Dinci” denmese de, ne denilerek Yılmaz Özdil’lik yapılacak acaba? Merak ederiz.

“Bismillah ilk iş, Anayasa’yı değiştirdi.

Dinci diktatörlüğe gidiliyordu.”

Sayın Özdil’in bu takipçiliği ve Mısır’ın geleceğini tahmini, bu ülkenin insanlarına bildik ve yakın gelmiştir. Daha açık yazarsak, 27 Mayıs’ın az öncesindeki CHP ve yanaşmaları taze sosyalistlerimizin hallerine, bir paralelliktir bu tavırlar. Sayın Özdil’in ve onu örnek alan milenyum twitt gençliğinin yaşlarının tutmaması önemli değildir. Aynı genlerdir taşıdıkları.

Bir seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın, kendisinden önce o makama oturmuş darbeci generallerin yazdırdıkları Anayasa’yı değiştirme arzusunu kınayanlar, bu ülkede, böyle bir arzuları var suçlamasıyla hem başbakan hem bakanları astılar, üstelik sahiplendikleri o Anayasa’yı da hemen yok ettiler.

Sayın Özdil, merhum Mursi’yi yazarken 27 Mayıs’ı özetlemeyi sürdürüyor.

“Şak... Darbe oldu.

Tutuklandı.

Müebbet hapisle yargılanırken,

Mahkeme salonunda öldü.”

Kulaklarınıza gelen “Olur mu böyle olur mu, Diktatörlere kalır mı?” şarkısını, Sayın Özdil bu yazıyı kalemine dolarken söylemiş midir, bilemeyiz. Lakin çok uygun düşüyordu.

Şak, şak, şak... Darbeler alkışlanmaz mı, Mısır’da olsa bile?.. Üstelik bizdekilerin tecrübesi yarım yüzyıl fark atar oralara.

“Şak... Darbe oldu. Tutuklandı. Müebbet hapisle yargılanırken...” Bu kelimeleri bu ülkede kime okursanız, alacağınız cevap tektir: Celal Bayar’ı anlatıyor.

Genlerin değişmezliği maddesinin ispatı günlerine geldik. Sadece makamları ve maruz kaldıkları ihtilaller açısından benzerlikleri çok olan merhum Mursi ve merhum Celal Bayar’dan birini anlatmak, aynı anda müseccel solcularımızın tanıtımını da sağlayacaktır. Uyguladıkları zulmün bir benzeri, bir başka ülkede de yaşanırsa, sahiplenmelerinin bir kaydı daha olsun istedik. Merhum Mursi ve merhum Celal Bayar’ın şahsiyetleri karıştırılmadan ve karşılaştırılmadan sıfatları, yaşları ve hayatları üstünden anlaşılsın tarihe düştüğümüz bu kayıt.

“Emniyet Müdürü, (Ankara Emniyet Müdürü) ambulans kapısının açılmasını bekliyordu ve heyecanlanıyordu biraz da... Ben de olsam heyecanlanırdım... Siz de olsanız... Sedyeler üstünde çıkacak eski bir Cumhurbaşkanıydı... Emniyet Müdürü dikleşerek ambülânsın açılan kapısına baktı, gayri ihtiyarî yardıma koşmak için bir hareket yaptı ve geri çekildi: ‘A... aaa!... dedi içinden, turp gibi, turp!..’

Turp gibi olan, sedyeler üzerinde çıkacak diye beklediği eski Cumhurbaşkanıydı. Hastalığı dolayısiyle nakledilmişti başkente. Yardımsız indi arabadan... Daha da şişmanlamış, daha da sıkılaşmıştı... Yardımsız geçti hastahanenin kapısından mermeri titretir adımlarla hastahanenin merdivenlerini çıktı, şöhret merdivenini tekrar çıkarcasına!..

Emniyet Müdürü baka kaldı ve içinden: ‘Turp gibi... Allah Allah, turp gibi!..’ demeğe devam etti.” (1 Mart 1962)

CHP medyasının o günkü Yılmaz Özdil rolünü oynayanlardan Nimet Arzık, Kayseri cezaevinden Ankara’ya getirilen sabık Cumhurbaşkanı Bayar’ın tedavi isteğine böyle karşı çıkarken, bu ülkenin tabip odalarından, tepki Mısır’daki gibi, hiç bir itiraz gelmiyordu. Şak...

CHP’nin solcu kalemlerinin zorlarına giden aslında Bayar’ın tavrıydı. Yardım istememesi ve mermeri titretir gibi yürümesi... İhtilalcilere, İsmet Paşa’ya ve medyacılarına bir meydan okuma idi.

Bu olaydan tam iki ay sonra, CHP’nin yarı resmi yayın organlarından Akbaba’da, Milli Şef kalemşörü ve yaşayan kalemcilerin üstadı Y. Z .Ortaç da şunları yazıyordu:

“Gelen gazetelerden birinde okudum: Düşük Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, sayın Cemal Gürsel’in kullanmak istediği af yetkisine karşı direniyormuş!

Hastalar, ihtiyarlar arasında af edilmeyi istemeyişin mânasını düşündünüz mü hiç?.. Bu, üç iddia taşır: Ben hasta değilim!.. Ben ihtiyar değilim!.. Ben, suçlu değilim!..

Bayar’ın hasta olduğunu herkes biliyor. Kaç kere doktorlar geldi, kaç kere yattı, kaç kere kriz geçirdi, mâlûm...” (31 Mayıs 1962)

Merhum Ortaç’ın tespitidir, bugün CHP solcularının tümünü birden merhum Mursi üzerinden “Şak... Darbe oldu” savunuculuğuna soyunduran ve tehdit ediciliğe yönlendiren...

DP’nin ve Menderes’in gölgesi dolayısıyla CHP’nin şerrinden bir nebze de olsa halkça korunmuş olanların gereğini yapmayı göze alamadıkları ya da cesaretlerinin yetersizliğinden dikkate almadıkları, o Ortaç tespitinin yolunda yazılmış binlerce Özdil’li, Arzık’lı yazı vardır arşivlerde. Su uyurken... Şak...

“Kendisini suçlu saymadığı için affa karşı koymak!

İşte asıl onun ve onun izindekilerin bugünkü, hele yarınki politikası budur!

Eski D.P. kurucusu ve yeni politika yoldaşları, bugün kendilerinin affedilmesi değil, yarın kendilerinden af dilenilmesi sevdasındadırlar...” (31 Mayıs 1962)

Sevda diyorlardı, yapılması gerekene farkında olmadan. Sevdalarının farkında olmayanlar, işte bugün, kendi ifadeleriyle yazarsak, bu taraftan Dilipak’ın, o taraftan Özdil’in dillemelerine katlanıp dururlar. Şak...

Burası Türkiye. Bizim ülkemiz. İhtilale maruz kalmış bir Cumhurbaşkanı’na reva görülen zulme hiç karşı çıkan olmadı diyemeyiz. Siyasetini CHP tetikçiliği üzerine kuran Osman Bölükbaşı’ndan bir itiraz gelmiş. Fakat ona verilen cevap, CHP’nin artık ona ihtiyacının kalmadığını ilan ederken, siyasi hayatını bitişe itmiştir.

“Osman Bölükbaşı, bir konuşmasında, Celâl Bayar için:

‘– Seksen yaşında bir adama, cezaevinde ölümü bekletmek günahtır’ demiş!

Pekiii... Ya o seksen yaşındaki adamın Kızılay’da yolunu kesip suratına tükürmek pek mi sevaptır?..

Osman Bölükbaşı, kendi tükürüğünü rahmet mi sanıyor yoksa!” (2 Ağustos 1962)

Merhum Mursi’nin vefatından kimler sorumlu ise tarih mutlaka yazacaktır. Bu konuda bizim ülkemizde durum çok farklı. Zira bizimkiler “ölürken” dahi yüklendikleri o sorumluluğu, bugün de mürekkep akıtarak sürdürüyorlar. Şak...

İşte onlardan birini, Milli Şef’in son başbakanı Hasan Saka’yı, Ortaç anlatıyor.

“Ölümünden biraz önce, İnönü ziyaretine gitmiş. Doktor Cihat Abaoğlu anlatıyor: Elini tutup öpmüş:

– Sana, dünyada da hürmetim var, ahrette de demiş...

Sonra, Yassıadalıları gazapla anarak:

– Paşam, demiş, görecekleri en hafif ceza ‘Hiyaneti vataniye’ cezası olmalıdır!

Bunu söylemiş ve komaya girmiş.” (11 Ağustos 1960)

İsmet Paşa’yı “Milli Şef”likten 10 yıl uzak tutmanın cezası o gün böyle istenirken, bugün merhum Mursi üzerinden, yarın bir başka mazlum ve mağdur dolayısıyla, tekrar tekrar yazılmasını ve uygulanmasını sürdürecektir.

“Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?