Reklamı Kapat

Fetihten Şehre

Bütün dini sıfatları bir yana Hz. Ömer dünyanın tanımış olduğu en büyük entelektüellerden birisidir. Böyle bir tanımlamaya, “Ne gerek var!” denilebilir ancak verilmesi gereken değerli bir hak var. Gerek içinde bulunmuş ol duğu şartları okuyuşu (içtihat) gerek insan ve toplumun mahiyetlerini kavrayışı (icma) gerek siyasi idrak düzeyi (ittifak) ve gerekse ufki derinliği kaçınılmaz birer “entelektüel” meziyetlerdir.

Hz. Peygamberle (s.a.v.) birlikte İslam medeniyetinin baskın kurumsallaşma süreçleri Hz. Ömer dönemini kapsayan süreçte vücut bulmuştur. İçtihat kapısı şehrin her yerinde sonuna kadar açılmıştır. 10 yıllık hilafeti döneminde İran, Irak, Suriye, Mısır ve Filistin topraklarının tamamını, Anadolu’nun bir kısmını fethetmiş ve aynı zamanda fethedilen yerlere ilişkin bir dizi sistem geliştirmiştir.

İlk ciddi zorluk “yeni fethedilen arazilerin taksimi” konusunda yaşanmıştır. Ancak Hz. Ömer’in entelektüel yaklaşımı meselenin hem çözümünü kolaylaştırmış hem de şehre dair bir model olmuştur.

Böylelikle süregelen uygulamalar şehirleri ganimet olma vasfından çıkarmış, fethedilen yerlerdeki şehir halkı ve arazi kullanımları göz önüne alınarak irfani bir gelişme kaydedilmiştir.

Olgunun ilk ortaya çıkışı büyük fetihlerin gerçekleşmesinden sonra mücahitlerin bu toprakların kendilerine taksim edileceği zannı üzere vuku bulmuştur. Ancak Hz. Ömer bunu kabul etmez ve şehre dair dört önemli gerekçe sunar:

Birincisi, toprakların askerler arasında dağıtılması durumunda bir feodalitenin yahut toprak ağalığının oluşacağı yaklaşımıdır (siyasal). İkincisi, servetin veya paranın bir grup zümrenin arasında dolaşmasının önünün açılacağıdır (ekonomik). Üçüncüsü, şehir halkının işsiz kalarak toplumsal zaafların ortaya çıkacağı anlayışıdır (sosyolojik). Dördüncüsü de askerlerin arazi mülkiyeti ve toprak işleme konusunda liyakatli olmayışlarıdır (bürokratik).

Bunun üzerine Hz. Ömer tarafından herkesin toprağını kendisine verilmesi hükmü ile “Fey Sistemi” geliştirilerek hem şehrin sürekliliği korunmuş hem devlete gelir kaynağı sağlanmış hem de diğer kullanımda olmayan araziler için devlet kontrolü getirilmiştir. Hz. Ömer bu hükmü verirken süreçte meseleyi şahsilikten çıkararak içtihat, icma, istişare ve ittifak mekanizmasını işletmiştir.

Arazi mülkiyeti meselesi üzerinden şekillenen bu anlayış 19. yüzyıla kadar sürmüştür. Özellikle Tanzimat’la ve ulus-devlet serüveni ile birlikte yapılan yapısal değişiklikler arsa ve daire spekülasyonuna dayanan bir rant sistemi geliştirilmiştir. Bırakın yeni yerlerin fethedilmesini insanlar kendi memleketlerinde yabancı konumuna düşmüş, şehirlerinden hızla uzaklaşmıştır.

Bugün bozularak ve hunharca kullanılmaya devam edilen şehirlerin, ülkemizin merkezi teknokrasisinin hangi metafiziği, hangi irfanı, hangi medeniyeti temsil ettiklerini anlamak gerçekten zor. Kendi toprakları üzerinde insanlar, geliştirilen imar düzenlemeleri ve yasaları ile “başkası” olmuştur.

Ucuza kapatılan topraklarda mülkiyetsiz konumuna düşmüşlerdir. Belediyelerce oluşturulan divanlar(!) mazlumlar üzerinden kolayca zengin olunan yataklara dönüşmüştür.

Bu minvalde şehri ayakta tutan sivil toplum anlayışı, toplumsallık ve hukukun üstünlüğüne olan itimat zayıflatılmıştır. Neticede bireyler şehrin maddi ve manevi kazanımlarını taşıyamaz, yeni nesillere aktaramaz hale gelmiştir. Ortalama üç neslin aynı anda yaşadığı aile kuşağında zamana dayanamayan geleneksel şehir anlayışının son evresini yaşıyor gibiyiz. Bundan sonra bir şehir tasavvuru ile “nerede o eski günler” diyebilecek bir nesil olmayacaktır. Ne yazık ki artık resimlerinde tek katlı evler ve mahalle figürleri çizen çocuklar yerini yeni bozumlara bırakacaktır.

Onca tahribata karşı şehirlerin direncini görünce bir düzelme ümidi ile ortaya konacak entelektüel bir hareketin, çıkışın, duruşun birçok şeyi yeniden dokuyacağını düşünenlerdenim. Ancak Hz. Ömer dahi meseleyi şahsilikten çıkarıp sistemsel ve şehre ait olan yönleri ile ilkesel bir mecraya sokmuşken şahıs olarak bir Ömer değil; şahsiyet olarak, toplum olarak, devlet olarak Ömer’ce bir duruş beklemek hepimizin hakkıdır.

Şehir düşüncesine olan susamışlık bütün bedeni, ruhu, dimağı sarmış durumda.

“Fetih artık bitmiş, şehre dönme vakti çoktan gelmiştir.”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yusuf Yalanız - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?