Dünyayı gezmeden dünyadan göçüp gitmek

Dünyaya gelmemiş olanları bir günlüğüne ziyaret etmeleri için bilinç yaşında dünyaya getirmek ve gezdirmek mümkün olsaydı acaba ne derlerdi ve nasıl davranırlardı?

Uçuk bir örnek verdiğimin farkındayım.

Farkında olmak beni yolumdan döndürecek değil elbette.

Tahminen şöyle şöyle söylerlerdi: “Çok garip bir yer; bir o kadar da güzel!”, “Keşke biraz vaktimiz olsa da gezsek”, “Bu kadar eşyayı bu dünyanın sakinleri ne yapıyorlar acaba?”, “İyi ki gelmemişiz trafik var, gürültü var, acı var”…

İnsanı dünyaya bağlayan yanılgılarıdır. “Öyle zannettiği” için bu zannını mutlak gerçek olarak düşünür. Hep yaşayacağını zanneder mesela, sahip olduklarının hep kendisi ile birlikte olacağını ve onu selamete taşıyacağını zanneder, zamanın, ömrün, gençliğin hiç yok olmayacağını zanneder. Bir bakıma “zannetmek” zorunda olduğuna inanır.

Siz nasıl düşünürsünüz bilmem, ama ben gezdiğim caddeleri binlerce yıl önce gezemediğim yerleri geziyormuş gibi gezerim. Çünkü her insan dünyadan sonra hayat sahnesine gelmiştir. “Bu dolandığım şehir yüzlerce yıl evvel -dünyada olamadığım için - gezemediğim şehirdir. Şimdi ben böyle bir şehri geziyorum” bilinci ile hareket etmiş olsa insanın hayat karşısında heyecan ve uyanıklığı katbekat artar. Kim bilir belki de su içtiği tasın ona “merhaba” dediğini bile duyar hale gelecektir.

İsmet Özel’in “su içtiğim tas bana merhaba dedi duydum” dizesini hep bu yaklaşımla anlamaya çalışmışımdır. İnsanın nesnelerle iletişimi “ne ise ne” kayıtsızlığında ise sürüye katılmaya razı olmuş demektir. Öyle değil de eşya ile onu kullanmanın ötesinde bir anlam ilişkisine girebilmişse şairce bir yola koyulmuş sayılır. Şair her ne yaşıyorsa her yaşadığında onu ilk kez yaşıyormuş heyecan ve şaşkınlığı içerisinde yaşar. Çünkü yaşamak çoğunluğun “yaşadım” dediği şeyin çok daha fevkinde bir şeydir.

Biliyorum şimdi içinizden bana “sadede gelin” diyorsunuz. O halde sizi bulunduğunuz yerde daha fazla bekletmeden söyleyeyim: Yediğiniz meyveyi yüz yıl hatta yüzlerce yıl sonra yiyemeyeceğiniz bir meyve olduğunu bilerek yiyin. Sevdiğiniz insanı da öyle sevin. Yaşadığınız şehri, uyuduğunuz uykuyu, söylediğiniz şarkıyı, yudumladığınız çayı kahveyi, en önemlisi soluduğunuz havayı böyle düşünün. Dünya belki binlerce yıl daha varlığını sürdürecek, ama sen şimdi yaptığın gibi bu eylemlerin hiçbirisini yapıyor olmayacaksın.

Niye mi? Düşünün bulacaksınız.

KIRIK ZAMANLARI NASIL ONARALIM?

Selvigül Kandoğmuş Şahin oldukça çalışkan ve bir o kadar da velut bir öykücümüz. 2001 yılında “Gülendam’ın Renkleri” kitabıyla başladığı öykü serüvenini yeni ve özgün kitaplarla sürdürüyor. Bir taraftan da yağlı boya resimler yapıyor Selvigül Hanım. Öykü ve resmin bir arada oluşu ayrıca önemli. Öyküden resme doğru inildiği gibi, resimden öyküye doğru da çıkılabilir. Belki ikisi doğalarını bütünleyen renklerle bir arada da bulunabilir. Neresinden bakarsak bakalım bir öykü yazarı için avantajlı bir durum. Zihnin görünmez sokaklarına, kıvrımlarına ve de renklerine ulaşmayı sağlar öyküye refakat eden resim. Sadece öykü yazmıyor Selvigül Kandoğmuş Şahin yayınlanmış roman ve denemeleri de var. Daha çok hayatın içerisinde insan hikâyeleri, sembol kişilikler ve duyarlıklar üzerine kuruyor öykülerini yazarımız. İlk baskısı 2015 yılında yapılan “Kırık Zamanlar” kitabı bu tarz incelikleri konu edinen öyküleri kapsıyor. Yaşayan ya da yaşarken dünyamızdan kayıp giden insanlar geride kolay kolay dile gelmez hikâyeler bırakırlar. Yaşayan portrelerin hikâyesi daha zordur. Çünkü henüz öykü sürmektedir. İyi atlara binip giden şahsiyetler için yazmanın hakkını tam verememe kaygısından mütevellit zorluğu ise apayrı bir zorluktur. Selvigül Kandoğmuş Şahin’in “Kırık Zamanlar” öykü kitabı ilk iki öyküde Şehit Esma Biltacî ve Mavi Marmara’nın en genç şehidi Furkan Doğan’ın şehadetleri üzerine yazarın yüreğinde havalanan kelimeleri ve med cezirleri konu ediyor. Kitabın bütününde hâkim olan lirik şiirsel hava bu iki öyküde daha belirgin. Şehirler de insanlar gibidirler onların da gözyaşları, omuz başları ve taramaktan köpürmüş gümrah saçları vardır Selvigül Şahin’in öykülerinde, Yemen gibi, Suriye gibi. İki bölümden oluşan kitabın birinci bölümü “Esma’nın Göğsünde Uçan Kuşlar”, ikinci bölümü “Zülal’in Gözleri Siyah” başlığında öyküler içeriyor. Hikâyeleri okurken dünya acılar atlasından alınma fotoğraflar gözünüzde canlanıyor. Belli ki Selvigül Hanım her öyküde hayal gücü gelişmiş okuyucunun fark edebileceği görünmez resimler çiziyor.

Sevgili okur, “Kırık Zamanlar” öykülerini okumanı tavsiye ederim. Belki bu kitaptan bir yazarın diğer kitaplarına doğru anlamlı bir yolculuk yapma imkânı doğabilir. Haydi kolaylıklar.

(Kırık Zamanlar-Selvigül Kandoğmuş Şahin-Okur Kitaplığı)

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hüseyin Akın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Seçim ittifaklarını faydalı görüyor musunuz?