Şair hikâyesi olan insandır

İnsanın yaşadığı çevre şiir yazmaya müsait yaratılmıştır. Eksiktir, fanidir ve doyumsuzdur evren. Bu yönleriyle dünya şiir yazmak için en münasip yerdir. Her şey iyi ve her şey kötü olmuş olsaydı insanın şiir macerasını gerektirecek bir durum da olmayacaktı. Allah-u âlem cennette ve cehennemde de şiiri besleyen bir kaynak yoktur. Çünkü cennette kaos yoktur, karmaşa ve insani zafiyetlerin hiçbiri mevcut değildir. Dolayısıyla şiirin hikâyesi dünyada başlamıştır, bu hikâye yine dünyada tamamlanacaktır. Şiir misyonunu tamamlayıp geriye çekilecektir. Anlama ve anlatma sorunu ile malul olan dünyada insan kendini tam olarak anlatmaktan da olup biteni yeterince anlamaktan da acizdir. İnsanın bu acziyetini ve dil engelini büyük ölçüde şiir karşılamaktadır. Cennette dil engeli, eksik anlama ve de yetersiz anlatma olmayacağı için şiire de gerek olmayacaktır. Zira cennet gereklerin olmadığı bir yerdir. Cennetin insanları ihtiyaçtan berîdir. Cehennem de şiirin sokulma cesareti gösteremeyeceği yerlere dâhildir. Ancak Arthur Rimbaud gibi şairler “Cehennemde Bir mevsim” gibi şiirler yazarlar; ama yazdıkları yer yine dünyadır.

Bütün bunları ne diye yazdım? Diyorum ki madem dünyada serüvenimiz devam ediyor, onun hakkını neden vermiyoruz? Nedir mi bu hak? Elbette dünyanın sessizliğini şiirle bozmaktır! Felsefe istifhamlarla bu sessizliği büyütürken modern bilim dünyanın sessizliğini çığlığa dönüştürür. Şiir ise sessizliği giydirerek onu sokak aralarına kadar salar. İnsan içine sokar. Bidayette herkes bir hikâyesi olduğunu biliyordu yaşadığı dünyada. Zamanla dünyada bulunuş gayesi unutulup hikâye buharlaşıp gitti. Sadece eşya ile arasına mesafe koyan insanlar hariç. Onlar hikâyelerini hiç unutmadılar. Bu dünyanın mültecileri olduklarını da gayet iyi biliyorlardı. Bu yüzden mahcuptular ve gurbet modunda yaşıyorlardı. Bu hikâye onları şiirle buluşturup şair yaptı. Şair hikâyesi olan insandır. Hikâyeci “orada kalan” kişidir. Orada yani ortada. Hikâyesini sürekli yineleyen ve yenileyendir.

 

İŞİN İÇİNDEN ÇIKABİLEN VAR MI?

“Düşünceli gördüm seni” dedim. Üstelik bayram günüydü. Halini hatırını sordum, sonra bir sıkıntısı olup olmadığını. Hiç duruşunu bozmadan karşıdaki duvara bakıyordu. Bir ara ben de duvarda mı bir sorun var diye ciddi ciddi bakışımla ona iştirak ettim. Omzuna dokundum, ağlayacak gibiydi. Fazla dayanamadı anlatmaya başladı: “Kaç yıllık dostluğumuz var hâlbuki birbirimizin yemeğini yemiş çayını içmişiz, böyle mi olacaktı? Ben bu duyarsızlığı sindiremiyorum arkadaş!” diye kendi kendine söylendi. Merak edip, “Kim bu arkadaş ne yaptı sana?” diye sordum. “İnsan kırk yıllık dostunun selamını almaz mı?!” diye çıkıştı. Şaşırmıştım. Kimden bahsettiğini ısrarla sorsam da söylemedi. “Üstelik aktif olmasa online olmasa ne ise” deyince afalladım. Nasıl yani? diye sordum. “Tam 20 bin 750 kişinin içinde selamımı almadı” diye cevap verince meseleyi anlamıştım. Arkadaş Twitter’da bütün takipçilerine selam vermiş, fakat çok yakınında bir dostu bu selama karşılık vermemiş! Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Gerçeklikler bile elbise değiştiriyor artık. Elektronik sanal ortamların iletişim reflekslerini reel dünyadaki alışkanlıklarla karıştıranlar var. İfadelerimiz ve dolaşımlarımız sanal olsa da beklentilerimiz ve üzüntülerimiz reel. Sahi dışarısı neresi? İşin içinden çıkabilen var mı? İşin içinden çıksak dışarıyı da net görebileceğiz herhalde.

 

 

 

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hüseyin Akın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?