Yağ Lekesi yahut Galaksi Şehir

Şehre dair tasavvurumuz ilkel ya da Maslow tarzı bir barınma ihtiyacını karşılamak olmasa gerek. Geçmişin onca birikimine nispeten insanlığın taşımış olduğu değer algısı, güzel idraki ve gelişmişlik tasarımı insan ruhunu ve doğayı incitmese gerek. Aslında tam da Platon’un, “Şehir kurabilmek, insanın en büyük erdemidir” sözü gibi yüzyılları aşan bir dimağı yaşatma derdindeyiz.

Ülkemiz açısından Tanzimat’a ve sonrasına yapılan vurgu erdemi temel dayanak noktası olarak ele alan şehirleşme biçeminin garip bir şekilde sekteye uğradığı ara bir döneme işaret eder. Böylesi bir girişimle şehirleşmenin ana hedefi sadece “Batı Avrupa tarzı şehirlerine benzeme” oldu. İnsan merkezli şehir-mahalle dokusu, manevi kalkınma bir kenara bırakılarak salt maddi kalkınma sağlayacağı zannı ile sosyal yapının bozuma uğramasına, çevre idrakinin zayıflamasına sebep olundu. Hatta zaman ilerledikçe çıkarılan yasalar dümdüz yolların, koca koca apartmanların, araba hızına endeksli plan(sızlık)ların önünü açarak insanı şehrin hatta evinin içinde güvensiz bir alana itti.

Diğer yandan ülkemizin ve dünyanın gidişatı açısından tarım ve hayvancılığın yapısal değişimi, sanayileşmenin ve makineleşmenin etkisi şehir nüfusunda bir artış meydana getireceğini açık olarak gösterdi. Bu aslında kısa sürede büyük göç dalgalarına, köy nüfusunun giderek azalacağına, şehirleşmenin planlı olmadığı takdirde bir kaosa uğrayacağına işaretti. Gettolaşma ve varoş kültürü bu ayıbın bir sonucu olarak şehirlere sirayet etti.

Şehir, nihayetinde hakiki hüviyeti ve ideal mertebesi bakımından bir erdem şeklidir. Bundan dolayı şehrin meseleleri ele alınırken birincisi güzelleştirme,  ikincisi büyüme, üçüncü de organizasyon temeli ve zihniyeti ile değerlendirilmelidir. Bu minvalde şehirleşmenin bir felakete dönüşmesinin önüne geçilmeliydi.

Bilfiil şehirlerde ortaya çıkan konut ihtiyacı ve şehirlerin hızla büyümesi bu öngörüleri takip etti. Gecekondulaşma, çarpık kentleşme gibi yapı bozumların artması bu dalganın doğru okunamadığının, planlama yapılmadığının/yapılamadığının nişanesi oldu. Bunu aşabilmek için de bir devlet organizasyonuna olan ihtiyaç her geçen gün arttı.

Şehir her daim canlıdır. Sürekli olarak bir değişimin eşiğindedir. Bu otorite boşluğunda şehirler “yağ lekesi” şeklinde büyümeye devam etti, ediyor da. Tarım arazileri, su havzaları, ormanlar hatta köyler talan ediliyor. Kültürel miras hızla yok oluyor, toplumsal hafızaya halel getiriliyor. Temelde de plansızlıktan dolayı salt yol açma üzerine kurulu bu yağ lekesi şehirler ulaşımın meşruluğu üzerinden vücut buluyor. Ulaşım yatırımlarını -her ne kadar hoşumuza gitse de- öncelikli ve merkeziyetçi gören politik tercihin değişmesi bundan dolayı zorunludur.

Raylı sistemlerin her türlüsü, liman taşımacılığı, havaalanları hatta şehir merkezlerinden çıkartılamayan terminaller “şehrin merkezine” aşırı baskı yapmaktadır. İstanbul özelinde liman taşımacılığı ve metro ağı nüfusun artmasında ve kontrolsüzce etrafa saçılmasında ciddi bir etkiye sahiptir. Hâlbuki İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kendine gelen Batı, ulaşım sistemlerini sadece ulaşımda kolaylık için değil, şehirleşmenin bir unsuru olarak ele almıştır. Böylece hem tarihi doku korunmuş hem de büyüme sıhhatli gerçekleşmiştir.

Orta Avrupa’da, özellikle de Almanya’da şehirleşme “yıldız kümesi” biçimi denilen “galaksi şehir” şeklinde oluşmuştur. Ticari merkezlerin bütün faaliyetlerini bir tek ana merkez üzerine yığmaması önemli bir stratejidir. Böylelikle şehir ve nüfus yoğunlaşması belirli bir bölgeye sıkışmamakla kalmıyor, şehrin gelişimi için bir alan açılmış olunuyor. Birbirini bağlayan, birbiriyle ilişkili ancak birbirinin çekim kuvvetine girmeyen ayrı ayrı kümelenmeler oluşuyor. Bir bakıyorsunuz, Mercedes gibi bir araba fabrikası küçük ölçekli, tabiata uyumlu bir yerleşim yerinde kuruluyor.

Tabii arazi şartları da göz önüne alınarak yoğunlaşmanın dağıtılması bir gereklilik. Ancak “görgüsüz kapitalizm” ve nüfus yoğunluğu arasında sıkı bir korelasyon var. Nüfus yoğunluğu AVM odaklı şirketlerin işine geliyor. Kapitalist mantalite açısından günlük 10 bin kişilik ile 100 bin kişilik nüfus yoğunluğu arasında büyük bir kârlılık farkı var. Dolayısıyla nüfus yoğunluğu sayesinden ticari merkez giderek güçlenirken, merkezdeki rant giderek artarken küçük ölçekli ticari işletmeler yok oluyor, toplumsal yapıyı dinamik tutan diğer yaşam unsurları gücünü giderek kaybediyor. Etrafımıza alıcı bir gözle tekrar daha bakalım!

Üstat Turgut Cansever’in “İnegöl Modeli” tarihi hüviyete sahip şehirler için ufki bir şehir planlaması ve teknolojisine sahiptir. Osmanlı mirası dar ve doğaya uyumlu sokakları genişletmek yerine, arabaların geçeceği caddelere, cami boylarını aşan yüksek apartmanlara odaklanmak yerine şehrin belirli bölümlerine sadece bisiklet ve motorsuz taşıtlarla ulaşım sağlanabilen yaya merkezli alanlar oluşturmak şehre bir soluk getirecektir. Kaldırımlardan taşan insanların yolun neden ortasından gittiğine bir anlam vermek gerek!

Ancak mesele burada teferruatçı ve kısıtlayıcı tutumlar ortaya koymak, bir yasaklama manzumesi oluşturmak değil, gelişmeye imkân veren yaklaşımları esas alan bir “ahlak nizamı” oluşturmaktır. Şehirler ticari yeknesaklık ile değil, bütüncül bir mantık ile ele alınmalı, velhasıl “rant düşüncesi” terbiye edilmelidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yusuf Yalanız - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?