Reklamı Kapat

Hatırlama Seansları

Ramazan da gitti. Sanki zaman mihenk taşına vurularak bütün o telaşından sıyrılmış haliyle bir ay boyunca bütün enlem ve boylamlar boyunca insanları nefessiz koşturan ve boşluklar içerisinde boğan o modern vakit, her şeyden el etek çekmiş gibi bu gidişi bekliyormuş. Öyle ki daha bayram hissine doymadan bütün o geniş zamanların hepsini alıp götürdü. Aynı ölçünün bu kadar göreceli hissiyat oluşturması da (Geniş-dar, Hızlı-yavaş) oldukça garip geliyor. İnsan bazen de zihninin ona sunduğu sürprizler karşısında ürkebiliyor. Çağrışımlar, hatırlamalar birbirini kovalıyor. Sanki Ramazan münasebeti ile mevsim normalleri yerine özel bir hava durumu oluştu. Ramazan’ın gidişi ile birlikte sıcaklıklar amansız bastırdı. Kimi zaman insanın boğulacağı hissini yoğun yaşadığı sevimsiz bir sıcaklık sarıyor her yeri.

Pencereden gelen hafif esintinin çok fazla kifayet etmediği, klimaların buz gibi ettiği iki ayrı kutupta gidip gelen ruha en iyi gelen şey biraz kenara çekilip, biraz içeri doğru daha derin bakış atmayı zaruri hale getiriyor. Ancak dışarıdan yükselen bir ses, bir tını, bir satır insanın hatıratını bir araya topluyor. Raftan bir kitap alıyorum, arasından bir fotoğraf düşüyor; fotoğrafta, Yahya Kemal golf oynuyor. Bu fotoğraf onun “Yol düşüncesi” isimli şiirini çağrıştırıyor. Ancak sözlerini hatırlamıyorum. Sonra tesadüfen Haluk Kurtoğlu’nun sesinden bu şiiri dinliyorum. Hatırlayamadığım sözleri hemen zihnimde canlanıyor. “İçimde dalgalı Tekbir’i en güzel dinin;/ Zaman zaman da “Neva-Kar’ı” doğsun, Itrî’nin. / Ölüm yabancı bir âlemde bir geceyse bile, / Tahayyülümde vatan kalsın eski haliyle.” Tekrar tekrar dinliyorum. İçine bir ümit düşüyor insanın, bir özlem… Her şey hatırladığım gibi kalsa diye beliren bu istek gerçeklikle elbette uyuşmuyor ancak insan umuyor, ummak istiyor.

Günlük gazete taramalarımda karşıma çıkan haberler ile şiir tekrar çağrışım yapıyor ancak bu sefer sözlerini hemen hatırlıyorum. Biraz karıştırsam da sonunda maksat hâsıl oluyor. Hiçbir coğrafya öyle onun görmek istediği gibi kalmamış, ne Suriye ne de Nil artık tebessüm etmiyor. Dumanlar yangının değil, felaketin, kıyımın ve zulmün habercisi olmuş durumda. Sudan’da ölü sayısı 100’ü geçmiş, su öylece boğazımda takılıp kalıyor. Sonra İran’a olası müdahalenin tamtamları arasında “Vice (2018, Adam McKay)” filmi çıkıyor karşıma… Film ilerledikçe Güç’ün egemenliğinin izleri de bir yol haritası çiziyor zihnimin kıvrımlarında. Ve “Güvenlik diyalektiği bütün anlamlı enformasyonun ve aynı zamanda da bütün karar mekanizmasının üzerinin örtülmesini sağlar.” (Murabit, 2005:28) (belki İshak Koç, güzel bir kritik yazısı yazar diye içimden geçiriyorum.) Zaman nasıl da her şeyin üstünü açıyor. Gizli bir şey kalmıyor öyle değil mi?

Film sonrası rahmetli Akif Emre’nin “Mustağrip Aydınlar Yüzyılı” isimli kitabında geçen “Müslümanlar Batı’dan Ne İstemiyor?” isimli makalesi hatırıma geliyor. Gidip o bölümü tekrar okuyorum. Altını çizdiğim şu satırlar; “Müslümanlar kendi inanç sistemlerini, değer yargılarını zorla modern dünyaya, Batılılara kabul ettirmek ve onların Müslümanların standartlarına göre hayatlarını tanzim ettirmek ve onların Müslümanların standartlarına göre hayatlarını tanzim etmelerini istemiyorlar” bile çok şey söylüyor. Aslında bu tasvir, bütünün bir parçasını ifade ediyor. Bunun gibi birçok madde aslında önemli bir soruyu ve bugün Müslümanların maruz kaldığı entelektüel ve içe kapalılığa götüren ve Müslümanları itirafçılığa zorlayan medyatik şiddeti de bir bakıma açık ediyor. Gerçeğin peşinden gidilmesi gerekirken bugün teknolojinin insanlara sunduğu çeşitli imkânlar sayesinde artık herkes kendi gerçeğinin peşinde… Bu durum öteki’nin dinlenmesini, anlaşılmasını pek mümkün kılmıyor. 

Bu kadar karışık olmamalı diye düşünmeye başladığında hatta bundan daha fazlası da var diye önüne yeni bir şey düşüyor. Bütün bu karmaşa içerisinde Itri’nin “neva kâr”ı ile derin bir yolculuğa çıkmak içten bile değil. Birçok mesele birikiyor. Zamanın hızı karşısında biriken meseleler çok çabuk eskiyor ve hiçbir konu hakkı ile kritik edilemiyor. Her şey yüzeysel betimlemelerin arasında romantik dokunuşların ya da kaba ideolojik söylemlerin arasında menzilini kaybediyor. Oysa bu kadar derin bir eseri ortaya çıkaran insanlarla aynı kültürü paylaşıyoruz ancak birbirimize o kadar uzağız ki ya da öyle hissetmemiz sağlanıyor. Cüce adamların konu diye toplumların önüne koydukları meseleler hakikat arayışını, gerçek soruları ve sorunları adeta hasıraltı ediyor. Meselesi olmayan bir insanın çağrışımdan, hatırlamadan hayata katılmaktan ne anladığını düşünmek bile ürpertiyor. Yahya Kemal Bey’in hüznünü aşan bir hüzün sarıyor nedense ve gayri ihtiyari sormak ihtiyacı hissediyor insan. Ve kendine o soruyu yöneltmekten başka ne kalıyor ki elde, peki, “O zaman, mesele ne?” Hoşça bakın zatınıza…

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Biten - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?