Reklamı Kapat

Çiçek hala o çiçek kim öptü, kim öpecek?

“Uykusuz” dergisinin bir kapak karikatürü vardı. 2020 yılında Erdoğan’a, “Ülke bitti, Cemil Çiçek bitmedi” dedirten...

“Akkuyu’daki nükleer sızıntı Ankara’ya ulaşmıştır” haberinin anlatılmasında Cemil Çiçek karikatürünün kullanılması, “Uykusuz” emekçilerinin tebrike şayan bir seçimiydi ve en doğru seçimdi.

Sözcü gazetesine lütfetmiş bir röportaj vermiş. Röportajı yapan Özlem Gürses, onun, kendini önemseyen politikacılar sırasındaki yerini tescil edercesine resim altına yazmış ifadesini: “Çok partili dönemi 1950’de başlatırsak, yarısından fazlasında ben vardım.”

Birden çok partide bulunmuş, kurucu olmuş bir politikacı, ülkesindeki partilerden şikayetçi olur mu? Adı Cemil Çiçek’se, oluyor.

“Türkiye’de şu anda tam 81 siyasi parti var. 82’ncisi ne işe yarayacak?”

İlk bakışta kendisine bir makam daha sunan sayın Erdoğan’a, henüz ayrılmadığı ve hâlâ kayıtlı olduğu partisine destek amaçlı söylendiği intibaını veren bu Cemil Çiçek cümlesi, aslında onun, yarısından fazlasında oldum, dediği demokratik ortamlardan çok uzaklara savrulduğunun bir ispatıdır.

O partiler olmasa yahut kurulmasa idi, siz nasıl, gençliğinizden sonraki tüm yıllarınızı birkaç partinin içinde geçirecektiniz? Gibi bir soru gelseydi röportajcıdan, o savrulmayı hissetmek kolaylaşırdı.

Yahut şöyle bir soruya cevap vermesi istenmeliydi: “82’nci partinin işe yaramayacağını söylemeniz, 5’inci, 6’ncı, 40’ıncı, 50’nci partilerin de işe yaramadığını kapsıyor ise, siz dolaylı olarak partilerin kapatılmasını mı savunuyorsunuz, yoksa parti kurmaların iktidar iznine bağlanmasını mı istiyorsunuz?

Adları yeni parti kuracaklar listesinde yayınlanan arkadaşlarını isimleriyle anarak girişimlerine doğrudan karşı çıkamayan Cemil Çiçek’in bir gün, ben işe yaramaz demiştim ama diyerek girebileceği bir kapı aralamasını da hissetmemiş röportajcı. Yoksa, birlikte yola çıktığınız ve hükümetlerinde görev aldığınız o arkadaşlarınızı, işe yaramayacak 82’nciler diye mi tanımlıyorsunuz, sorusunun yeriydi.

Cevabının devamında “Sadece bir kişiye ya da bir fikre karşı olduğunuz için bir parti kurulur mu?” diyen biri, yarısından fazlasında olduğunu iddia ettiği o yılları ve partilerini anlamış olarak kabul görmeyeceğine göre, maksadını şöyle okumak mümkün: Siz netice almayacak bir işle uğraşadurun, ben öne geçtim ve bir sıfat daha aldım kendime. Rekabetlerde geçen bir ömrün buralara taşınmasını normal saymalı herkes, ki kimler tarafından idare edildiklerini iyi anlasınlar.

Bu son cümlemizi söyleme sebebimiz yine Cemil Çiçek’tir. Bir kaç hükümette Adalet Bakanlığı yapmış bir siyasiye “Adalet” sorusu sorulmaz mı? Bir önceki sorusu işte böyle bir soruydu, Özlem Gürses’in hem de bakanlık görevi hatırlatılarak... Cevaba bakın!

“Hepimiz el birliği ile bozuyoruz, mahvediyoruz yargıyı.”

Röportajcımız, tanımı yapılan ünlü kişiden böyle bir cümle duyduğunda, tepkisini şöyle gösterseydi, ne olurdu.

“Hepimiz dediniz, bu hepimizin içindeki mesela ben yahut bizim mahallenin bakkalı, ne yapmış oluruz da bozmuş, mahvetmiş oluruz yargımızı?”

Cemil Çiçek cevabına devam ediyor. Hem de bu millet adam olmaz kardeşim havasında...

“Sonra da yargı çalışmıyor diyoruz.”

Kime demişiz, ne zaman demişiz, nerde demişiz? Binaenaleyh yargı çalışmış da biz mi çalışmıyor demişiz. İşindeki, gücündeki vatandaşı yargıyla, yargının çalışmasıyla doğrudan ilişkilendirmek fevkalade sakattır, yanlıştır, hatadır, ayıptır, günahtır.

Demirel günlerinden misalimize geçmeden önce, Demirel’i çok sevdiğini bildiğimiz ve Demirelce bir cevap verdiğimiz Cemil Çiçek’in bu konu ile alakalı son cümlesinde, 82 partisine karşı çıktığı Türkiye’nin 82 milyon insanı var.

“Herkes ‘kendine göre’ adalet istiyor!”

Bu milleti, adaletten anlamayan ve kafasına göre yaşayanlar olarak tanınmak isteyenler ancak böyle bir cümle kullanabilirdi.

Eski bir Adalet Bakanı’nın, bir AKP sıfatlısının bu sözlerinden sonra, içinde olduğunu sandığı o Demirel yıllarından örneğimiz olacak.

“Şeriatın kestiği parmak acımaz!”

Hak yerini bulduğunda veya hakka razı olmanın teşviki yapıldığında, büyüklerimiz tarafından kulağımıza çalınan bu atasözümüzü Demirel’in, 70’li yılların başında çok kullandığını ve fakat ne olduysa bir daha kullanmadığını bir gazete okuyucusu ve ajans dinleyicisi olarak biz de biliyoruz.

O boşluğu doldurmak için basın açıklamalarında “Kanunun kestiği parmak acımaz!” şekilli bir cümleyi birkaç kere kullanması işe yaramamış, üstelik Demirel’i az ciddi bir pozisyona sokmuştu. Zira ülkemizde kanunlar çok sık değişiyordu.

Demirel’den ne zaman duyduğumuza dair bir sual olursa, Milli Nizam Partisi’nin kapatılmasını sorduklarında da demişti gerdanını kıvıra kıvıra diyebiliriz. O iktidarda iken, Meclis’te üyesi olan bir parti kapatılıyordu ve Demirel, “Şeriatın kestiği parmak acımaz” diyordu. (O partinin kapatılmasını fikren istemeyenlerin “şeriat” denilerek baskılanması başka gündem.)

Siyasetçilerden yıllardır duymadığınız “Şeriatın kestiği parmak acımaz” atasözümüzü, en son sayın Erdoğan’ın, partililerine Kızılcahamam kampında söylediğini hatırlatmak istediğimiz Cemil Çiçek’e, röportajcısının “81 partinin olması, muhalefetin gücünün az ve yetersizliğinden ziyade, İktidar Partisi’nin beğenilmemesinin ve ondan razı olmamanın demokratik bir göstergesi ise......” sorusunu sormasını çok istediğimizi belirtelim. Röportajın devamındaki benzer ve daha hafif bir soruya, Cemil Çiçek’in “Her yorulduğumuz yere bir han mı yapalım” veznindeki “Her yeni fikre bir parti kurulmaz” itirazını geçerli saymadığımız da bilinsin.

Bir zamanlar “Türkiye’de değişmedim diyenler de değişmiştir, sadece farkında değildir” sözüyle de ünlendiği vurgulanan yahut mevcut ününe ün katılan Cemil Çiçek röportajının son cümlesi “sağ”ın, hayal kırıklığı manzumesidir.

“O röpotajdan (içinde yukarıya aldığımız cümle geçen röportajını kastediyor) üç gün sonra, Oran’da, sayın Baykal’la karşılaştım, bana sordu: Sen bunları söyledin mi? Ben, ‘Evet, söyledim’ diye (cevap) verince o da ‘Çok iyi demişsin, haklısın’ demişti.”

1950’den sonrasının yarısından fazlasında olduğu iddiasındaki “sağ” politikacı Cemil Çiçek, “sol” politikacı Deniz Baykal’la mukayese ediyor kendini ve ondan 40 yıl önce “Aferin” aldığını, AKP’den yeni bir sıfat kazandığı bugünde ifşa ediyor.

Mevcut olan ve bizim de şiddetle karşı çıktığımız kamplaştırmalara katkı olsun diye vurgulamadık siyasetimizdeki o “sağ” ve “sol” deyimini. Daha açık ifadeyle söylersek “sağ”daki onulmaz “sol” kompleksinin nerelerden, nerelere taştığını resmetmek istedik.

Baykal’a olumsuz bir düşüncemiz ve saygı eksikliğimizin olmadığını belirterek, durulan yer dolayısıyladır itirazımız, diyoruz.

Menderes’in yakasını tutan diye partisinde ünlenmiş bir politikacı ve ondan “Aferin” almasını kalite belgesi olarak takdim eden, “Menderes” adının gölgesindeki partilerin elemanı bir “sağ” kanat politikacısı...

İşte böyle geçiyor günlerimiz!..

Gelmedin ama gidiyorsun

“Ben bulunduğum yere Selahaddin Demirtaş’ın kucağından gelmedim, Kato’dan geldim.”

Bu hafta medyada gündem olan bu sözler İçişleri Bakanı’na ait. İstanbul’daki hemşehrilerine, Trabzon’da duyduğu “Akıllı ol Soylu” cümlesini izah ederken söylemiş bunu. Lakin izahı zor bir izahtır açıklamadır bu. Cevaplanması gereken çok suali ihtiva ediyor. Bir İçişleri Bakanı bulunduğu yere nasıl gelir? Bir kucaktan mı gelir? Önceki İçişleri Bakanlarından hangisi bir kucaktan ya da dikkat çekilen herhangi bir yerden gelmiştir?

İçişleri Bakanı’nın adını ve soyadını andığı kişi kimdir? Kucağının özelliği nedir? Daha önce onun kucağından sayın Bakan’ın bulunduğu yere, herhalde demeç verdiği Arnavutköy’ü kasdediyor olmalı, veya başka bulunulan yerlere kimler gelmiştir?

Sayın Bakan özellikle “Gelmedim” fiilini kullandığına göre, “Gelmiş” olmanın bir bedeli olmalıdır?

Sayın İçişleri Bakanı’nın “Gelmedim” dediği yeri iyice anladıktan sonra, geldiği yeri de öğreniyoruz.

Kato! Beytûşşebab’ımızın karları çok bir dağı. Askerlerle bayram namazı kıldığı bir vatan toprağımız.

Elbette biz şöyle düşünmeyiz: Bir İçişleri Bakanı, gelmediği kucağı ve geldiği toprağı hatırlatmak ihtiyacı hissediyorsa, medyatik bir deyimle söylersek bir “Gönderme” yapıyordur.

Hayır, hayır! Bizim aklımıza gelmez bu. Siz anladınız, diyordu ya “onlar”dan biri... İşte biz böyle anlıyoruz!

Katipler oturmuş yazı yazar

AKP medyasında kapışmalar başladı. İktidarın gazetelerini, tv kanallarını, rantlarını kapışanlar, birbirleriyle kapışıyorlar şimdi.

Tünelin ucundaki ışık onları da aydınlattı. Birbirlerini gördüler, birbirlerinin görüntüsünden rahatsız oldular. Kapıştıklarının mukayesesini yaptılar, köşelerinde kapıştılar, hem de nüfus bilgilerini açık açık yazarak...

Ünlü “Devşirme”, Mavi Marmara şehitlerine “manyak” diyerek hakaret eden ve benzeri hakaretlerinden, tehditlerinden, aşağılamalarından hesaba çekilmeyen bir köşe katibine, “Bizim medya” dedikleri mahallelerinde ortaklaşa kullandıkları sıfatları özel olarak tahsis etmiş.

“Tehdit etti, aşağıladı, hakaret etti, operasyon çekti, tetikçilik yaptı...”

Devşirme’nin muhatabı bugüne kadar yazdı ise ve bugün dahi yazıyor ise, şikayet konusu edilen sıfatlarından dolayı alınmış olabilir katipler sınıfı kadrosuna.

Mahallelerinin sorunları değil ama hesaba çekilmemeleridir bizim ilgileneceğimiz kısım.

Şehitlere “manyak” diyerek kendini konu etmesinin mesela bir dayanağı olmalıydı. “Küçük” de olsa bir tutunacak dal...

Sayın Erdoğan’ın, Mavi Marmara’yı konu ettiği bir konuşmasında, “Bize mi sordular?” demesini unutmamış ve tam bir yıl sonra destek çıkmış, yahut hatırlansın istemiş, “manyak” hakaretiyle...

Dolayısıyla yaptı, etti, çekti dediklerinin hepsine bir gerekçesi olmalı ki, “Yanına kâr kaldı” cümlesi en çok ona yakıştırılmıştır.

AKP medyasındaki iki katip elemanın kayıkçı kavgalarından bize ne demenin şimdi bir manası yok. Zira onları en iyi onlar anlatır.

“Senin gibi FETÖ’cülük yapmadım... Senin gibi tetikçilik yapmadım... Operasyonlar çekmedim...”

Bunları yapanlar varsa ve bunu en küçük bir kapışmalarında yazıyorlarsa, başka şeyler yapanlar da var demektir ve merak etmemiz gereken de o başka şeylerin ne olduğudur.

Bu ülkeye bir borç ödeyeceksek...

İcraatın içinden

Abdurrahim Albayrak Tiwit’i konuşuluyor: “Dubai’ye gideceğim ama vizem çıkmamış. Aradım Recep Tayyip Erdoğan’ı, vizem yok dedim. Dışişleri Bakanı’mızı devreye sokup olayı halletti.”

7 Haziran 2019 bu tarih şimdi daha ünlü ve önemli oldu.

O şahsın vizesinin çıkmaması, engel bir durumu icabı mıdır, yoksa bürokrasinin işgüzarlığı mıdır?

“Vizem yok” ifadesi birinci şıkkı doğruluyor.

Bu Tiwit’i paylaşan şahıs bu haberiyle, idarecisi olduğu takımın başı bozuklarının (Sivil insanlar) havaalanına gelmesini ve uğurlama töreni yapmalarını mı istiyor?

Yoksa, arama yetkisinin boyutunu göstererek, Dışişleri Bakanı’nın da özel ilgisine sahipliğini yedi düvele ilan mı ediyor.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

01

Ziya Parlak - Cemil Çiçek’i dikkatle takip etmeli, dikkatle incelemeli. Malum; yaşayan en derin adamlardan.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 08 Haziran 21:40

Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?