Reklamı Kapat

Ağacın kurdu, olayı kurdu İttifakçıya, ittifakçı kurdu

Akif’imizin, Hz. Ömer adaletini vecizeleştirdiği ünlü mısralarını, çok duyduk Cumhurbaşkanı sayın Erdoğan’ın ağzından; oturup kalktığı makamlara yürüdüğü günlerde.

“Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu,

Gelir de adl-ı ilahi sorar Ömer’den onu!”

Yönetime talip biri, bu mısraları seçmenine yahut idaresinden mes’ul olduklarına söylüyorsa, anlaşılacak mesaj tektir: Adil oalacağım, adaletle hükmedeceğim! (06.04.2019 Milli Gazete-İstanbul Kaybetme karakterli bir başkan istemedi)

Hatırlattığımız bu yazımızda, Akif’in ünlü beytinin, genel anlaşılmasını istemiştik, yorumlamıştık; koyun mazlumluğuna öncelik tanıyarak.

Dicle kenarı dendi mi aklımıza önce koyun düşüyordu. Savunmasız ve korunmaya muhtaç.

Fakat orada yaşayan bir başka hayvan daha var. Kurt!

Adl-i ilahi’nin Ömer’den sorduğu sadece koyun mudur? Kurtun aşırması, yahut aşırmaya içgüdü ötesindeki mecburiyeti, yani yavru kurtlarının da olması.. Sorgu haricinde mi olacaktır.

Yazımızın ilk paragrafında yaptığımız vurgulama, bugün bu açıdan baktığımızda orada tesadüfen yazılmış gibi durmuyor. İlk yürüme günlerinden beri sayın Erdoğan’ın civarında durduğumuzdandır bu kanaatımız.

Konuya doğrudan girelim: İttifak yapanın, ittifak yapılanı özellikle ve illa tercihinin bir sebebi olmalıdır, sorusuna verilecek en doğru cevabı, sanıyorum artık, “çok duyduk Cumhurbaşkanı sayın Erdoğan’ın ağzından; oturup kalktığı makamlara yürüdüğü günlerde” derken bulmuş olmalıyız. Kenar-ı ittifak değil, ittifakın içindeki kurttu artık yazılması gereken..

Her gittiği yerde, her ortamda ve hatta mitilini şehirden şehire taşırken dahi, eliyle kurtbaşı yapıp durmasını AKP ittifakcısının, kendilerinin ne olduğunu anlatmasından ziyade, koyunlarda hak iddia etmesini anlayacağız gayri.

“Aşırsa” fiilindeki güçlülük ve kuvvet kullanma, kurtların tabiatlarında olmasına rağmen, soğuk ve uzak tutucudur. Halbuki eli kurt, gönlü kurt, geçmişi kurt, geleceği kurt olanlarla bir ittifak yapılıyorsa, olay “ikram” şekline dönüştürülmelidir. AKP’nin ittifakcısı, AKP’li çok belediyeyi kendilerine kattılar, haberlerine bir gönderme değil bu anlatımdan muradımız, onu siz anladınız, anladınız.

Görünüşte bir AKP sorunu gibi duran bu ittifak, aslında koyun mazlumluğunun ve masumluğunun bir sorunudur. Buna da yine Akif’imizden ve yine sayın Erdoğan’ın çok okuduğu mısralarla cevap verelim.

“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.”

Kurt elli parti ile ittifakın içine kurt düşürmeyi, sahnedeki iyi partilere bırakarak bir başka kurtlu halleri de konu edeceğiz.

“Ağacın kurdu içinde olur.”

Bir atasözümüzdür bu. Kelime olarak bulunmamasına rağmen anlatılan, bir çürümedir. Kurtlu ağaç, geleceği olmayan ağaçtır. Hiçbir sevimliliği de yoktur.

Kenar-ı Dicle’deki kurttan ne farkı vardır bu kurtların? Kurt olmaları hep bir yok etmeyi mi sembolize etmektedir?

Dahası, kurtlanmış ağaç derken, misallendirdiğimiz, şimdi yerlerinde yeller esen Doğru Yol’lu, dört eğilimli partilere benzeyen oluşumlar mıdır?

Ağacın kurdu içinde oluyorsa, her sorunun da cevabı kendi içinde olur.

İsteyen larvalara istediklerini verenler, 15 Temmuz’lardan önce kurtlaşacaklarını da görmeliydiler.

Gelen Bayram kurtların bayramı olmasın.

ŞAHİTLİK SEVİMLİLİĞİ

“Hatıralar” bölümünün kıt ve yetersiz olmasını edebiyatımızın eksikliği sayar münekkitlerimiz. Yaşanan ve yazılan tarihi bir de içinde bulunmuşlardan okumak zevkini tadanlar hele, kendilerine çok daha yakın hissederler bu eksikliği.

“Ben oradaydım” yahut “ilk ağızdan duydum” diye başlayan canlı anlatımlarda yakalanan o kadar güzel ayrıntılar varki, olayın püf noktasının orda saklı olduğunu farkettiğinizde yorumlarınız güçleniyor, mutlu oluyorsunuz.

Geçtiğimiz günlerde tarihcilerimizden Murat Bardakçı’nın, köşesine taşıdığı bir tartışmayı okuyunca, ilgili anılar bir bir döküldü hafızamdan. Konu: Mustafa Kemal’in Samsun’a gitme planı ve emrini devletin hazırlaması, Sultan Vahdettin’in de tasdik etmesi üzerindeki şüphelerin izalesiydi.

O günlerin ve o olayın tanığı tarihcimiz İsmail Hakkı Konyalı’dır. Selimiye kütüphanesindeki kitaplarınının tasnifinde birlikte mesai yaptığı Mustafa Özdamar da ondan duyduklarını bana anlatandır.

Konyalı hoca ile benim teşrıki mesaim söz konusu değildi. Dolayısıyla benim bildiklerim, ağzına baktığım Mustafa Özdamar’dan duyduklarıma dayanır. Bunu şunun için belirttim. Birkaç gün önce sayın Özdamar’la Fatih Camii avlusunda sohbet ederken, bu konuyu sorduğumda, Konyalı Hoca’nın anlattıklarını hafızasının dışında bir kayda almadığını ve özellikle sorduğum ayrıntıyı da zorlanarak hatırladığını öğrenmiştim.

Konyalı İbrahim Hakkı Konya’dan İstanbul’a gelmiş bir çocuktur. Eğitim aldığı medreseye birgün bir hoca misafir gelir. O da Konyalıdır ve medrese hocasının da arkadaşıdır. Bir sohbetlerine tanık olur Konyalı İbrahim Hakkı.

Konya’dan gelen hoca, memleketin yaşadığı sıkıntıları anlatarak bir soru sorar medresenin hocasına. Padişah efendimiz bir tedbir düşünmüyor mu? Yahut ne yapmayı murat etmektedir, gibi bir sorudur bu.

Medrese hocası, Anadolu’yu toparlaması için ya da burada kullanılacak en uygun kelime ne ise siz onu anlayın, bir paşanın görevlendirildiğini söyleyince, misafir Konyalı, o paşayı merak eder.

“Hangi paşa bu?”

“Mustafa Kemal..”

Cevabın Konyalı hocadaki şaşkınlığını, talebe İbrahim Hakkı farketmiştir. Hayretle verdiği cevabını duyar misafir hocanın.

Ama o hilafete karşı.. Padişah efendimiz bunu bilmiyor mu? Ya da efendimiz bu konuda ikaz edilmedi mi? gibi itiraz cümleleri.

Medrese hocası teferruatın bilindiğini ve yapılması gerekenin bu olduğunu artık nasıl anlatmışsa misafir arkadaşına ve sonrasında tarihi yaşandığı şekliyle herkes biliyor.

Benim ilk duyduğumda dikkatimi çeken bir husus vardı. Sayın Özdamar’la konuştuğumu lakin sonrasında bir cevap alamadığımı biliyorum.

Hocaların, Osmanlı paşalarını özelliklerine kadar bilmeleri.. İbrahim Hakkı Konyalı nasıl açıklayacaktı bunu, öğrenemedim.

Anıların tarihimizi yorumlamamıza katkısını böyle vurgularken, yine Sayın Özdamar’ın çok hoşuna gittiğinden gülerek anlattığı özel bir İbrahim Hakkı Konyalı yaşanmışlığıyla noktalayalım yazımızı..

“Bir dergi yazı istemiş İbrahim Hakkı hocadan. Ancak onun bildiği bir tarihi olayı yazmasını istemişler. Hoca da yazmış, bana verdi postalamam için.. Üç sayfalık bir yazı.. Altındaki imzaya baktım, Hoca Prof. Dr. sıfatı yazmış adının önüne. Halbuki böyle bir resmi sıfatı yok hocanın. Sorduğumda, verdiği cevaba hala gülerim.. Öyle bilsinler..”

“ÇAKAR” GÜN GELİR İKTİDARA ÇAKAR

“Geçiş üstünlüğüne sahip olmayan araçlardaki ışıklı ve sesli uyarı cihazlarının sökülmesini..” istemiş valiliğimiz, yayınladığı bir genelge ile..

“Sökemezler” iddiasındaki yazarlardan biri, onları anlatmış köşesinde.. “Çakar”la adamlıkları arasında orantı kurduklarını, “çakar”la önemli ve değerli olduklarını, “çakar”la ezikliklerinden sıyrıldıklarını ve hepsinden daha ağırı, “çakar”la iktidar sahipliklerini tescil ettirdiklerine inandıklarını bir bir sayıp dökerek, daha çok “çakar”lı araba kahrı çekeceğiz demeye getirmiş yazısını.

Bu ülke, deneme-yanılma metodu ile mi yönetiliyor. Onca “çakar” niçin taktırılmıştı o arabalara? Takılıp, sökülme maliyetinin milletimize neye malolduğu hesabı yapılacak mı? Yoksa o “çakar”lı arabaları kullanan insanlarımızın, yukarıda bahsettiğimiz yazıda iddia edilen psikilojik bozukluklarının tedavisinde bir nebze işe yaramışlıkları vardır, denilerek konu kapatılacak mı?

Yakınlarda Büyükşehir belediyesinden emekli olmuş bir müdürün tanıklıklarını, ortak dostumuz biri bana nakletmişti. Şimdi vaktidir deyip yazıyorum.

Bir telefon gelir. Yeni havaalanımızdan bir Ankara memurudur arayan. Bir bakanın fotoğrafcısının yardımcısı olduğunu, “çakar” ve filan markalı bir arabanın emrine gönderilmesini ister.

İstenen markada arabalarının olmadığını söyleyince müdürümüz, bakan fotoğrafcısının yardımcısı bey, mevcutların resminin telefonuna atılmasını ve beğendiğinin hemen gönderilmesini ister.

Bir bakan fotoğracısının yardımcılığı gibi çok stratejik görevli insanlarımıza, hükumetimiz tarafından sağlanmış bu hakları dolayısıyla hizmete yükümlülerin, emekli olduktan sonra “oh kurtuldum!” demeleri, galiba engellenmiş olur, çakar sökme işlemi bir başarılırsa..

 

İKTİDARDA SABAH OLMUŞ

“Karadeniz’de PKK’ya büyük darbe vuruldu!”

Sabah gazetesinin (21.05.2019) bir haberinin başlığıdır bu okuduğunuz.

Haberin ayrıntılarında vurulan darbenin büyüklük ebatları mutlaka yazılmıştır. Okuyan herkesi inandıracak ve o ölçüde de rahatlatacak böyle haberlerin ara sıra, yani yeni bilgiler geldiğinde “PKK”ya bir darbe daha “gibi başlıklarla yine yazılcağını biz biliriz, hükumetimiz bilir, yedi düvel bilir, “sabah”cılar bilir..

Üstad Eygi ağabey 30.05.2019 tarihli gazetemizdeki köşesinde bir çok tanımın yanırısa “PKK Terörü”nün de tanımını yapmış.

“Pkk terörü: Ha bitti ha bitiyor, yakında bitecek dendiği halde bir türlü bitmeyen terör.

Darbenin vurulduğu yerlerde niçin varlar? Ne zamandar beri varlar? Büyük vurulan darbelere rağmen mi varlar?

“Sözde karargahları bulundu” ise, kaçıncı kez bulunmuştur, kaç kere daha bulunacaktır?

Atı alanların iktidara geçtiği bir ülkede,

İktidarda sabah böyle oluyormuş.

“ÇÜNKÜ ÇALDILAR!”

AKP’nin İstanbul adayı kaybetmelerinin sebebini böyle açıklarken, yüzünde hiçbir şaşkınlık ifadesinin olmamasını, aksine, hayat hikayesinde çok tanık olmuş gibi bir intiba vermesini, ekranlarda biz de izledik.

Bakanlık, Başbakanlık, Meclis Başkanlığı yapmış bir politikacının, son işi İstanbul adaylığında, güçlü bir il teşkilatı ardında olmasına rağmen, çalınmaya tedbir alamamışlığı söz konusu ise, oturduğu makamlarda, o fiilin icracılarına karşı başarılı olduğu mu, yoksa başka ihtimaller mi gelir insanlarımızın aklına ilk bakışta?

Ve sonra, cevabı herkes kendi zihninde bulmaya mı çalışır?

***

Sosyal medyada paylaşılan bir istek var. Deniliyorki: Binali Yıldırım, Saadet Partisi adayı Necdet Gökçınar lehine çekilsin!

Evet, çok güzel olur. Hem de herşey çok güzel olur.

İstanbul’un Gökçınar gibi bir belediye başkanına sahipliği hem doğru, hem olumlu bir karar olur.

Binali Yıldırım açısından bakıldığında ise, bir kere daha kazanamadı sıfatını değil, fedakarlık sıfatını konuşur insanlar ve belki de bu fedakarlığı ile anılır tarihte.

Bunu da en iyi Binali Yıldırım anlar. FETÖ’den alınmış Kadir Topbaş’ı, kendi isteğiyle oldu diye kefalete kalkmasının bir işe yaramadığını da görmüş biri olarak.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

01

Âtıldanâdileyol - Vakit ya da Akit kaybetmeden Erbakan Hoca' mızın yolundan yürüyen gençler yetiştirmeliyiz; çözüm budur gözüm! Ayrıca orta yaşlılar da yetiştirmeliyiz, bu da ihtiyaç çünkü! Hocamızın yolunda yürüyen yaşlılar; o neden olmasın?

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 06 Haziran 01:30

Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?