Yazar kasa..

Geçtiğimiz günlerde G. Antep’te bir genç işsizlik yüzünden intihar etti. Kendini yaktı! Bir insanın, hem de bir Ramazan günü canına kıyacak kadar çaresiz, bitik, sahipsiz bir durumda kalması ne acıdır. “İşsizlik sonucu girdiği bunalım” ifadesi geçer haber metinlerinde, artık klişe olacak kadar alıştığımız anlamına gelmez mi bu? İşsiz kalan birinin, bu hayat koşullarında nasıl hayatta kalabileceği, hayata nereden tutunabileceği üzerine düşünmek gerek belki de…

Seçimden önce, işe alınacağı söylenmiş gence, seçim sonrasında ise geri çevrilmiş. O bunalımla, çaresizlikle, tükenmişlikle kendini ateşe vermiş. Allah muhafaza! İşsizliğin sadece istatistiki bir veri olmadığını ve her bir rakamın ayrı bir trajedi barındırma potansiyeli taşıdığını gösteren çok acı bir örnek…

İnsanların yaşanan ekonomik krizden etkilenmedikleri, “kriz var” yorumlarının birtakım kimseleri zorda bırakmak için uydurulmuş ve kurgulanmış şeyler olduğunu söylemek, maddi olarak ve dolayısıyla da manen bitip tükenmiş insanları yok saymak anlamına geliyor sadece. “Yok” demekle hiçbir şey yok olmuyor, tersine sorunlar, sıkıntılar daha da büyüyor. İşsizliğin, ekonomik açıdan bir arıza olmasından önce bir insanlık sorunu olduğunu kabullenmek gerekiyor.

Asıl dertlenmemiz ve konuşmamız gereken işte bu dumura uğramış, felç olmuş, umutsuzluğa terk edilmiş insanlardır, yarım yamalak hayatlardır. Bir insanın hiçbir gelire sahip olmadan (hem de bu hayat pahalılığında, bu geçim sıkıntısı içerisinde), aylar, yıllar geçirmek zorunda kalması, muhtemelen her geçen gün büyüyen bir yaradır işsiz kimselerin içerisinde. Tuz basılmış yaralar gibi sızlayan bir vicdan sızısı, muhtemelen ailelerine karşı boynu bükük ve aciz hissetme duygusu, işe yaramazlık hissiyatı ve daha bilmediğimiz birçok sıkıntıdır bu insanları kuşatan.

İşsiz bir insanın nasıl olup da geçinebildiği, çoluğunu çocuğunun ihtiyaçlarını nasıl karşılayabildiği gibi maddi hususlar, duruma göre meselenin detay kısmı bile kalıyordur belki. Yarım yamalak hayatların insana verdiği manevi hoşnutsuzluk, maazallah canına kıymaya bile götürebiliyorsa, ne menem bir acı olduğunu varın siz hesaplayın.

Bugün sayıları resmi rakamlara göre 5 milyona dayanmış, gerçekte ise çok daha fazla olduğu bilinen işsiz sayısı, istatistiki bir veri olarak ele alınacak bir şey değildir. Politika yapıcıların, yani siyasetçilerin, iktidar sahiplerinin, işsizlik konusuna yaklaşımı, herhangi bir ekonomik göstergeden farklı olmadıkça, işin içine “halden anlama” girmeyince, bahsedilenin bir istatistik değil de “insan” (ve onunla birlikte yakınları, aileleri vs) olduğu önemsenmedikçe, nasıl çözülebilir işsizlik meselesi?

Her fırsatta çamur atılan 90’larda, üniversiteye girebilenlere “kapağı attı, hayatı kurtuldu” gözüyle bakılırken, bugün üniversitelerin sayısı arttıkça mezunlarının değeri de düşmektedir. Üniversite mezunu olmak, birçok mezunlar için “4 yıllığına işsizliği ertelemek” anlamına gelir haldedir. Resmi rakamlara göre her üniversite mezununun yüzde 26’sı işsizdir. Ve bu oran, misal ilkokul, ortaokul, lise mezunlarına göre de yüksektir. Yani, üniversite bitirenin iş bulması daha zordur. Genç işsizliği, bir ülke için başlı başına bir tehlike alarmı değil midir? Yetişmiş insana çok fazla ihtiyaç duyan bir ülke için bu insan kaynağını heba etmek değil midir bu?

Maalesef, idarecilerin, iktidar sahiplerinin gündeminde ne ekonomi vardır, ne geçim sıkıntısı, ne hayat pahalılığı, ne israf ne de işsizlik vardır. İtibarın, lüksle, şatafatla, bol kepçe harcamalarla olduğu gibi bir kanıyla, halktan son derece kopuk, halkın gündemini sırf siyasi olarak zarar görme korkusuyla es geçen, kamuoyunu gerçek gündem yerine yapay ve faydasız meselelerle meşgul eden bir anlayış, işsizliği de doğal bir netice olarak görür. İçindeki insani nüansı es geçer. Halka yaşan söylemeye kurulu medya da, bir bakmışsınız ki, “iş var ama beğenip de çalışan yok” palavralarıyla dolar taşar.

“Kaymak” tabir edilen bir kesimin yediği önünde, yemediği ardındayken, halkın önemli bir bölümünün hayatını idame ettirmesi için gerekli olan bir işten, kuru bir gelirden bile mahrum olması, işi gücü olanların bir çoğunun da kıt kanaat, borç harç içerisinde ay sonunu getirebilmesi ve bu durumun kimseleri rahatsız bile etmemesi, asıl rahatsızlık sebebidir belki de… Yazar kasa atılmadı diye milyonlarca insanın çektiği sıkıntıları, dertleri de mi görmeyeceğiz?

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Burak Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?