Şehr-i Ramazan Kulluk İdrakinin Zirvesi

İnsan için ulaşılacağı nihai makam kulluktur. Çünkü Kelime-i Şahadette Hz. Peygamber için kullanılan iki tanımlamadan birisi “kulluk” diğeri “risalet”tir. Rahman, Hz. Peygamber için birçok ayette “kulum” diye hitapta bulunmuştur. Ayrıca Yüce YaratıcıZariyat Süresi 56. ayette mükellef olan varlıkların yaratılış sebeplerinin kulluk olduğunu ifade etmişlerdir. Kulluğun insanoğluna yüklenmesinin birinci sebebi kuşkusuz insanoğlunun akıl sahibi/ iradi varlık olmasıdır. Bu cihetten mezkûr ayette geçen “insan ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” ifadesinde insan ile cinlerin ortak göreve tayin edilmeleri her iki varlık türünün de varlık sahasında bilenen yegâne özelliklerinin akıl ve irade sahibi olmalarıdır. Birincil anlamı ile iradeyi dışlayan bir çağrışım içeren kulluk/köle/abd kelimeleri, iradi varlık olan insan ve cinler için kullanılması bir tenakuz gibi görünse de mesele dikkatle incelendiğinde kulluğun gerçek manası ortaya çıkmaktadır.

İnsan için bir hürriyetten bahsetmek tarih boyu tartışma konusu olmuştur. İnsan için mutlak bir hürlükten bahis edemezsek ise de iradeli olduğu noktasında bir ittifak akli zorunluluktur. İnsanın iradi oluşu ona ahlaklı olmayı ve teklife muhatap olmaimkânı verir. Gerçek manada mutluk bir hürriyet dini terminoloji ile Kadiri-i Mutlak ve Kadir-i Muhtarlık kuşkusuz Rahman içindir. Mutlak olmasa da belirli bir özgürlüğe sahiptir. Yüce yaratıcının insanoğlundan istediği birinci görev kul olmasıdır. Tam anlamı ile kendi varlığı karşında varlık iddiasında bulunmaması ve bütün varlığı ile yüce Rahman’a boyun eğmesidir. İnsanoğlu Rahman’a boyun eğdiği sürece kulluğun zirvesine ulaşabilir. Kulluğun zirvesine ulaştığı sürece de hürriyetine kavuşur. Bu cihetten tam manası ile gerçek hür Hz. Peygamber’dir. Çünkü kulluğun en zirvesi, en güzel örneği zat-ı âlileridir.

İnsanoğlunun Rahman’a boyun eğmesi Rahman’ın emirleri doğrultusunda bir hayat ve idrak yaşaması ile mümkündür. İslam’ın temel şart ve emirlerini yerine getirmek, bu kulluğun en önemli süreçlerinden birisidir. Kulluk bir makamdır. Makamlar ise makamların sahipleri tarafından lütfedilir. Rahman’ın kulluğu insanoğluna lütfetmesi ise ibadet ile olur. İbadetin olmadığı yerde bir kulluktan bahsetmek yanıltıcı olabilir. Kişi sadece ibadet boyutunda kalırsa kulluğu gerçek manasına vakıf olamaz. Çünkü kulluğu en önemli özelliği benlik duygusundan yani kibirden insanın uzak durmasıdır. Kul varlığını özelde iradesini Rahman’a teslim ederek kendi benliğini bir kenara koyar ve kendinde bir mülkiyet vehmine kapılmaz. Bu idrak durumu ibadet ile birleşince tam manası ile kulluk ortaya çıkmış olur. Aksi durumda kulluk ne sadece ibadettir ne de sadece soyut biri idraktir. Kulluk her ikisinin de birbirinden destek aldığı bir ameliyenin adıdır.

Kulluk bir bilinç halidir. Farkındalığın oluşabilmesi için kişi daim olarak kulluğun kendisi için gerçek hürriyet ve ilk görev olduğunu bilmek zorundadır. Bu bilinç yani farkındalık halinin en çok ortaya çıkmış olduğu anların başında kuşkusuz Ramazan-ı Şerif ayı gelmektedir. Ramazan-ı Şerif ayında insanın oruçlu olması ve bu orucun hem bedene dolayısıyla beden üzerinden ruha bırakmış olduğu tesir kişide bir farkındalık hali oluşturur. Tutulan oruçtan kalkılan sahura, aile ile birlikte yapılan iftardan okunan Kuran ve kılınan teraviye kadar kişi tam bir kulluk pratiği ile karşı karşıyadır.

Uzun süre yemekten ve içmekten beri durulması insan bedeni için bir güç kaybına sebep olduğu muhakkaktır. Bu güç kaybı insana en bariz şekilde aciz varlık olduğunu hatırlatmaktadır. Bu durum karşısında insanda bulunan benlik duygusu ve kibrin bedenin gücüne dayanarak oluşturulan kısmı varlığını kaybetmektedir. Böylece insan gerçekte kudretin kendisinde olmadığının farkına varmaktadır. Bu acizlik insanın gerçek manada kul olması için zemin oluşturmaktadır.

Orucun insanoğlunu belirli vakitler aralığında yemek, içmek ve cinsel birliktelikten uzak tutması insanoğlunun iradesini Rahman’a teslim etmesinin en güzel örneklerinden birisidir. İnsanoğlu oruca niyet ettiğinde kendi iradesini belirli vakitler arasında Rahman’a teslim eder.  Bu teslim ediş esasında bütün hayatımızda olması gereken bir durumdur. Oruç ise bütün hayatımızı kapsaması gereken durumun en belirgin şekilde sınırlı bir vakit olsa da hayatımıza girmesini sağlar.

Oruç yasakları mevzu bahis olduğundan bir diğer husus kişinin gerçekte malik olmadığının ifşasıdır. Mutlak malik Allah’tır. Bu gerçek bilgi düzleminde insanoğlu tarafından bilinse de gerçek manada idraki kolay bir mesele değildir. İnsanoğlu mülk edinme sevdası taşır. Bu mülk edinme sevdası insanı ebedilik hissine iter. Kendine ait eşyaları mülk edindiği gibi zaman içerisinde eşini çocuğunu ve çalışanlarını da mülkü olarak görme başlar. Bilhassa oruçta cinsel birlikteliğinin yasaklanması insan için mülk edinme duygusunu terbiye etmektedir. Zira gerçek manada ne eşi nede çocukları insan için eşya değil aksine emanettir. Emanet edilen şey emanet edenindir. Emanetçinin kendisini mülk sahibi sayması ise bir zihni yanılgının eseridir. İşte Şehr-i Ramazan’da tutulan oruç ve bu oruca bağlı olarak ortaya çıkmış olan yasaklar manzumesi insanın gerçek manada kul olduğu bilincine ulaşmasında bir zemin görevi üstlenmektedir. Bu zemin üzerini süsleyen bina ise yapılacak ibadetlerle kurulacaktır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İdris Cevahir - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?