Mesele Roma’nın putu yerine Arap’ın putunu dikme meselesi değildir

İslamiyet’in doğduğu topraklar olan Mekke-i Mükerreme ve çevresinde o yıllarda güçlü bir otorite yoktu. Zira Araplar kendi aralarında basit kabilecilik savaşlarıyla birbirlerinin gücünü tüketirken, devrin iki süper gücü olan Sasaniler (İran) güneyden, Bizans ise kuzeyden hareketle Arabistan yarımadasının verimli topraklarını aralarında paylaşmışlardı. Kuzeydeki verimli Şam bölgesi Bizans’ın, güneydeki Yemen ise İranlıların elindeydi.  Arapların elinde ise Hicaz,  Necid ve bunların etrafındaki çöller kalmıştı.

Bu iki süper güce karşı Cahiliye dönemi Araplarının karşı gelme ve onlara galebe çalma fikri hayallerinden bile geçmezdi.  Zira hiçbir birlikleri yoktu. Kabilecilik anlayışı onları yiyip bitirmişti. Cahiliye Arapları, bu iki süper güç karşısında her ne kadar maddi alanda çok zayıf durumda idiyseler de, onları yükseltecek Bizans ve İran’da olmayan birçok üstün insani ve ahlaki değerlere sahiptiler. Akrabalık bağlarına son derece önem verir, kendisine sığınanı korur, korku nedir bilmezlerdi. Uzun çöl yolculuklarında gerektiğinde yılan ve çıyanla beslenerek dahi olsa uzun süre ayakta kalmayı başarırlardı. Bütün bu üstün vasıflarına rağmen bir araya gelip bir güç merkezi oluşturamadıkları için bu güçlerinden yararlanamıyorlardı. Bunun en büyük nedeni ise bütün kabilelere sözünü dinletecek ve onları tek bir safta birleştirecek güçlü bir liderlerinin olmayışıydı.

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz ise böyle bir liderlik için adeta biçilmiş kaftandı. Zira o, peygamberlik görevini almadan yaklaşık 15 yıl önce yani 25 yaşında bir delikanlı iken dahi Mekke toplumunda sözü dinlenen ve kendisine saygı duyulan lider bir kişiliğe sahipti. Nitekim Kâbe’nin tamiri esnasında Hacerü’l-Esved taşı ile ilgili ihtilafı çözmesi için onun hakemliğine başvurulmuş ve verdiği karar bütün kabilelerce kabul edilmiştir. 

Sosyal, siyasi ve ekonomik şartların ezdiği, insanların kin ve intikam duygularıyla dolduğu bu dönemde Peygamberlik vazifesini alan Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz eğer isteseydi cahiliye Araplarının bu zaaflarından yararlanır,  Arap topraklarını istila etmiş olan İran ve Bizans’a karşı Arap milliyetçiliğini bayraklaştırabilirdi. Araplara ait bu toprakları işgalden kurtarmayı ve oralardaki zenginlikleri Arap halklarına dağıtmayı vaad ederek kısa bir zamanda kabileleri etrafında toplar ve çok büyük ordular kurarak onlarla savaşa tutuşabilirdi.

Şartlar böyle ırkçılık temeline ve ekonomik vaatlere dayanan bir Arap birliği kurmaya ve sonrada bu topraklara Arapların mührünü vurmaya son derece müsaitti. Ama Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz böyle bir yola başvurmadı. “Zira onun derdi İran ya da Bizans putunu yıkıp yerine Arap putunu dikmek değildi. Neticede putun her çeşidi puttur. Onun davası Rabbani bir dava idi ve bu davada tek otorite âlemlerin Rabi olan Yüce Allah’tı. Bunun için mesele yönetimin kendi ilkeleriyle çelişen bir kavimden, bir gruptan veya bir aileden alınıp bir başkasına verilmesi meselesi değildi. Mesele Tevhid ve adalet temeli üzere bina edilmiş adil bir düzenin kurulması meselesi idi.” (Fizilal)

Bu davanın kendisi Hak olduğu gibi davayı başarıya ulaştırmak için kullanılacak metot ve yöntemlerin de hak olması, meşru olması lazımdı. Peygamber de olsa Allah Resulünün kendi başına karar alarak ilahi iradeye aykırı hareket etme yetkisi yoktu. Bu konuda ilahi tehdit çok açıktır: “Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık.” (Hakka, 44-45)

Tarihin her döneminde İslam davasını yüklenen davetçiler Allah Resulünün bu tavrını asla unutmamak, İslam’a hizmet etmek amaçlı da olsa İslam dışı yollara başvurmamak zorundadırlar. Bu davanın safiyeti bu tür kirleri kabul etmez.  Davama fayda sağlarım zannıyla yapılan İslam’ın meşru saymadığı hareket ve faaliyetler bu davayı yıkıma götürmekten başka bir işe yaramaz. Biz ancak biz olarak bir yerlere geleceksek gelmeliyiz. Biz başkaları gibi olup, başkalaşarak bir yerlere geleceksek daha neyin mücadelesini veriyoruz?

Kolay zafer kazanma arzusu ile yahut birilerine olan kin ve intikam duygularıyla, ya da hırs ve kibirlerinin kamçılamasıyla batıl yollara sapanlar asla bizleri temsil etmezler. Hepimiz söz ve davranışlarımıza dikkat etmek zorundayız. Hele hele bu sözleri herkesin duyacağı şekilde ve Müslümanlar adına söylüyorsak çok daha fazla hassas davranmakla mükellefiz.

“Şüphesiz kul düşüncesizce bir söz söyler, bu yüzden cehennemde doğu ile batı arasındaki mesafeden daha uzak bir yere düşer.” (Buhârî, Rikâk, 23).

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Kasadar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?