Reklamı Kapat

Söz uçar acı kalır

Biz milyonlardık, yıllarca söz verdik. Şehrimizi, ülkemizi ve sonra bütün dünyayı değiştirmek üzere, mazlum coğrafyaları kurtarmak ve yenilsek de vazgeçmemek üzere söz verdik. Yeminler ettik, gerekirse kendimizden, sevdiklerimizden geçecek ama vatan, millet ve Millet-i İbrahim’den asla vazgeçmeyecektik. Biz milyonlardık ve yıllarca söz verdik.

Önce dava, vatan ve millet dedik. Davamız aşkımız, sevdamız Türkiye, rüyamız yeni bir dünyaydı. Uyursak yoruluyor, koşturdukça dinleniyorduk. Çalıştıkça rahat ederken, dinlendikçe sıkılıyorduk. Duvarlara sloganlarımızı yazarken yorulanlarımız, direklere bayrak asarak enerji depoluyordu. Takvimler günü, gece ve gündüz diye ayırırken, biz bu ayrımı çalıştığımız ve çalışmadığımız zaman olarak yapıyorduk. Çalışmalarımızı, sokakta kimse kalmayana kadar devam ettiriyorduk çünkü söz vermiştik ve biz milyonlardık.

Mücahedenin kralını yapıyorduk, belki kelli felli değildik ama orta yol ehliydik. İddia sahibiydik, bir elimize Karun’un hazinelerini, diğerine şehrin anahtarlarını verseler davamızdan vazgeçmeyiz diye anlatıyorduk. Zor günlerin adamıydık, bizim için olmaz diye bir şey yoktu ve imkânsız dedikleri belki biraz zaman alabilirdi. Yavuz’lar, Fatih’ler, Abdülhamit’lerdik. Biz Ulubatlı Hasan, Seyit Onbaşı’ydık, Anadolu’nun Fatih’i Sultan Alparslan’dık. 

Bosna’ya her gün ağlar, Çeçen dağlarının marşları ile heyecanımızı perçinlerdik. Bağdat, Bağdat, aahhh Bağdat diye haykırırdık. Şehit tahtında Rabbe gülümsemek en büyük hayalimizdi. Zincirleri kırarak Ayasofya’yı açmaya ant içmiştik. Eyy Kudüs, gözü yaşlı Kudüs ve Selahattin’in mücahit torunları, onlar her daim dualarımızın en hisli kısmında yer alırdı. Çok imtihanı yüz aklığıyla verdik. Biz milyonlardık, söz vermiştik ve vazgeçmeye de hiç niyetimiz yoktu.

Sonra birden bir şey oldu. Durduk! Önce başparmaklarımızı indirdik sessizce, biraz da mahcup. Dünyanın aldatıcı nimetleri ile buluştukça, teknoloji arttıkça, cüzdanlarımıza kredi kartları girdikçe, yüksek maaşlar hesaplarımıza yattıkça, şatafatlı ofislerin rahat koltuklarına yayıldıkça, sekreterlerimiz ikramlarda bulundukça bir şeyler değişmeye başladı. Bir şeyler gitti bizden. Asla ama asla dediklerimize dünya gerçeği demeye başladık. En büyük hayallerimiz birden ütopya oldu. Dostlar düşman, düşmanlar dost oldu. Meğer aşk, azim ve gayretle mücadele, dünyalık nimetlerin yokluğundan ibaretmiş. Ey akıl, ey mantık, ey şuur, ey ihlâs, ey aşk, ey büyük dava, meğer sen muhafazası ne zor bir değermişsin, meğer imtihan daha bitmemiş. Meğer sona geldiğimizi zannettiğimiz yer, daha yolun başıymış!

Bir varmış, bir yokmuş. Düşünmek, konuşmak, aslında gerçekten inanmak değilmiş. Bir yerde durmak oradan ayrılmamanın garantisi değilmiş. Gayret etmek vazgeçmemek için yeterli değilmiş. İnanmak, inkâr etmeme sebebi değilmiş. Söz vermek, sözünden dönmemenin ispatı değilmiş. Meğer o şey öyle değilmiş, aslında bambaşka bir şeymiş. Yokluk nimet, varlık hezimetmiş. Darlık huzur, rahatlık yok oluşmuş. Zayıflık kolaylık, güç sarhoşlukmuş. Gördük ve öğrendik. Artık herkes biliyor.

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Fatih Yılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Seçim ittifaklarını faydalı görüyor musunuz?