Reklamı Kapat

Hep Aynı Son Bizi Bekler, Hep Aynı Çaresizlikler

Zulüm görmekten muzdaripsin. Dört başı mamur bir tarife sığdıramadığın, ama iliklerine kadar hissettiğin; hissini kaleme, kâğıda, kelimelere, söylemlere dökemediğin zulümden şikâyetçisin. Zulüm görüyorsun. Zulüm gördüğünü biliyorsun. Zulüm gördüğüne eminsin. Hayır, senden bağımsız bir zulmü uzaktan ve etkilenmeden, tellerine deyip inletmeden, senden çıkabilecek sesi akort etmeden seyretmek falan değil. Pençeleriyle cedelleştiğin bir zulmün tam ortasında kaldığını, kaçacak bir sote olmadığını, saklanacak bir kuytu bulamadığını, öyle orta yerde kalakaldığını hissediyorsun. Haklısın. Lakin o tanımını dahi yapamadığın zulmün sana uğraması, seni vurması, seni incitmesi bağlamında tamamen ve inatla, haybiye bir inatla egosantrik düşünüyorsun. Düşünüyor musun? Belki sadece öyle zannediyorsun. Çünkü tanımlar kelimelere, kelimeler tanımlara sığmıyor. Belki gördüğün, bildiğin, hissettiğin şeyler üstüne bile sadece zan besliyorsun. Bu konuda zannın hüsnden olması, sui olması neyi değiştirir? Hayır, tanım yapamıyorsun.

Yaptın farz edelim. Tüm tanımlar ancak senin pencerenden görüneni, senin ekranına yansıyanı, senin kadrajına gireni dillendiriyor. Belki bir başkasına yapılana da hayıflanıyor, yazıklanıyorsun. Ancak o kısım sadece yazıklanmakla kalıyor. Üstlenmiyorsun. Üstelemiyorsun. Şahit olduğun yaralar kendi kendine kapansın istiyorsun. Herkes kendi yarasını yalasın ve iyileştirsin istiyorsun. Belki bununla ilgilenecek başka unsurların olduğunu düşünüyorsun. Bir yarayla yardım dernekleri, vakıflar, kurumlar ilgilensin istiyorsun. Başkasında görülen acı ruhuna sirayet etmiyor. Oruç tutuyorsun ve yalnızca kendi açlığını biliyorsun. Kendince tanımlayabildiğin kendi açlığın… İftarda ben ne yerim diye düşünüyorsun. Benim tencerem kaynasın, gerisi Allah kerim deyiveriyorsun. 

Tüm tanıdıklarını, bildiklerini, tanış kılındıklarını ve henüz bilmediklerini tokatlayanın aynı kaynak olduğunu fark edemiyorsun. Seni döven bir başkasını da dövüyor. Dövmemişse dövecektir. Hiç haberin olmamıştır ama dövmüştür. Size racon kesen, sizi hırpalayan, sizi öldüren, size yalnızca siz muamelesi yapan ve sizi kendisinden görmeyen hep aynı kaynak… Sizi döven elin sahibini hiç tanımıyorsun. Tanımak istemiyorsun. Umursamıyorsun. Sadece sana atılan tokadın derdindesin. Nasıl olur da bana, beni nasıl, benim görüşümü, benim topluluğumu gibi karşı koyuşlarla başlayan cümleler kuruyorsun. Belki kurmak istiyor, kuramıyorsun. Belki kurulanı yıkmak istiyor, yıkamıyorsun.

Doksanlı yıllarda Demirel’in, “Tamam, Kürtlere kötü davrandık da Türklere iyi mi davrandık?” şeklindeki sorgusunu yemiş görünüyorsun. Aynı kişinin, “Kürt realitesini tanıyoruz. Ben ‘Kürt realitesi’ derken, Kürt diye bir insan vardır, bunu kabul ediyoruz dedim. Irki olarak kendinizi Türk, Kürt veya başka bir soydan sayabilirsiniz ama üst kimlik olarak Türk’sünüz, millet olarak Türk’sünüz. İşte fark buradadır. Ama Kürt realitesi yerine ‘Kürt sorunu’ dediğiniz zaman başka yerlere gidersiniz. Millet sorunu, siyasi bir sorun kabul etmiş olursunuz. ‘Ben Kürt’üm’ diyene, ‘Pekâlâ sen Kürt’sen Kürt’sün’ diyelim. Yani, ben Kürt’üm diyene, ‘Hayır sen değilsin’ gibi bir ısrarda bulunmayalım. Benim dediğim Kürt kimliği budur” beyanını yemek bir yana adeta havada kapıp yutuveriyorsun. Kürt’sen Kürt’ün nasıl bir millet olmadığını, Gürcü’ysen Gürcü’nün niye milletten sayılmadığını sorgulamıyorsun. Hadi sorguladın diyelim, seni bu gözle gören bir başkasını, “Afedersin bize Gürcü bile dediler” cümlesiyle karşılıyor. Sonra aynı Gürcü tutup, “Afedersin Kürt işçi bile çalıştırıyoruz” demekten çekinmiyor. Daha kendini konumlandıramamışken bir başkasını hakir görmekten çekinmiyorsun. Heyhat, aynı el, aynı güç, aynı haysiyetsiz yapı sizi sıradan geçiriyor.

Bir kez daha tekrar etmek gerekmiştir ki senin pazardan domates alamamanla, senin ikiyüzelli gram bulgura muhtaç olmanla Suriyeli dediğin Suriyesizlerin hiç mi hiç alakası yok. Onlar artık olmayan memleketlerine geri gönderildiklerinde senin refah seviyen imbik imbik emilmekten kurtulmayacak. Ve hatta senin kanını emen vampir, Suriyeli Suriyesiz, Kürt, Türk, Gürcü ayırt etmeyecek.

Ekranlarda pişkin pişkin, “Bir nokta yedi milyar dolar geldi, hani üç artı üç; altı milyar dolar daha verecektiniz, bir nokta altmışüç milyar dolar geldi, gerisi nerede” demekten çekinmeyenler, neyin niçin yapıldığını sana anlatamamışsa daha ne söyleyelim?

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İshak Koç - Mesaj Gönder



Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Seçim ittifaklarını faydalı görüyor musunuz?