Reklamı Kapat

Su, Şehir ve İnsan

Kelimeler, kavramlar ve insanın kelam etme biçimi olarak ortaya koyduğu semboller yaratılışa kadar dayanır. İnsanın “hayvan-ı natık” yani “konuşan canlı” olarak tanımlanması da birçok alan bakımından asli bir konudur. Konuşmaktan maksat anlaşılacağı üzere bir ses çıkarma eylemi değildir. Bundan dolayıdır ki konuşmaya namzet bir insanın kelime dağarcığı arttırdıkça derinliği, derinliği arttıkça da kelime dağarcığı artmaktadır.

Burada farklı kültürlerin dil üzerinden geliştirdikleri anlam ve çağrışım biçimlerinde coğrafyanın büyük etkisi olmuştur. Dilin hayat dolu, insan kokulu olmasındaki hareketlilik bu anlamda yadsınamaz bir olgudur. Türklerin “at”, Arapların “deve”, okyanus kültürlerin “balık”, dağ kültürlerin “kuş” üzerinden geliştirdikleri idrak ve hatıra getirme biçimi bir irfan meselesi haline gelmiştir. Ortaya konan yüzlerce kelime bu bağıntıdan kendini alamamıştır.

Ancak “su” gibi insanın ve canlılığın hayat kaynağı olan evrensel ölçütlerde vardır. Suya atıfta bulunan çok sayıda kutsal metin, edebi tür, sanat biçemi, bilimsel çalışma, felsefi çıkarım ve köken serüveni hayatımızda önemli bir yer tutar. Her yönü ile susuz yapamayız! Kimi zaman değerinden ve haşmetinden, “Su gibi aziz ol” deriz kimi zamanda aşka gelir “su kasidesi” besteleriz.

“İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile/

Gül budağınun mizacına gire kurtara su.

Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme/

İktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr’a su.”

Üstat M. Recai Kutan’ın “Su ve Hayat” konulu konferansları ve ESAM tarafından neşredilen eseri meselenin şümulünü ortaya koyan nadide çalışmalardandır. Suyun yeryüzündeki sırrı doğrudan hayatın kendisidir. İnsanın da, dünyanın da %72’sini su teşkil etmektedir. Ancak tatlı su kaynağı olarak insan, bu su kütlesinin sadece %0.72’sini kullanabilmektedir. Diğer yandan insan yağışlar vesilesi ile yeryüzünün tarımsal faaliyetlerini tanzim ederek toprak ile, mahsul ile, ilahi ihsan ile ünsiyet geliştirir. “Yerli” olmasının mantığında da bu bayındırlık vardır.

Suyun, insan ile olan benzeşiminden ve maddi ortak kökeninden meydana gelen önemli kavramlardan biri de şehirdir. Kur’an’da geçen şekliyle “karye” suyun toplanma yeri anlamında bazen insanların toplandığı yeri bazen de insanların bizatihi kendilerini belirtmek üzere “şehir” terennümü ile kullanılmıştır. Nasıl ki insan ve yeryüzündeki canlılık susuz var olamaz, şehirler de susuz düşünülemez.

İnsanın yeryüzünü mesken seçmesinde ve tanımlamasında en belirleyici husus her zaman “su” olmuştur. Suyun olduğu yerde canlılık belirmiş, yerleşke için nam salınmıştır. İstanbul, Venedik, Hon Kong, Rio, Cape Town gibi şehirler her ne kadar su şehri olarak anılsa da susuz hiçbir şehir var kılınmamıştır. Çölün ortasında “zemzem” ile hayat bulan ve hikâyesi insanlığa mâl olan Mekke bunun en güzide örneğidir.

Şehrin kökeni bu minvalde ünlü, belirgin anlamında “şöhret” kelimesine de dayanmaktadır. Gelinen noktada “su, şehir ve insan” hikmet köken bakımından bütünleşiktir. Aynı zamanda şehir, bu kategoride “âlemlerce tanınmış, şan ve şeref sahibi” anlamında Efendimiz Aleyhisselamın isimlerinden de biridir.

Şöhret, meşhur başka bir yönü ile “meşher”, “teşhir” yani sergilemek, sergi, fuar kelimeleri ile kökendaştır. Özellikle yerleşik hayatın henüz başladığı ilk çağlarda göçebe toplumların hayvancılık üzerinden elde ettikleri ürünleri pazarlamak için toplandıkları yer anlamında kullanılmaya başlamıştır.

Küçük ölçekte “kasaba”, kasapların etle ilgili pazar oluşturdukları hazne anlamında gelişmiştir. Daha geniş ölçekte ise “şehir” kullanılmıştır. Böylelikle insanın ilk rasyonel eğilimleri, birlikte yaşama ve ticaret yapma biçimleri, hukuk oluşturma zarureti şehir hayatı ile gün yüzüne çıkmıştır. Latince “civitas”/cite”, eski Mısır’da “nom”, Antik Yunan’da “polis” kelimeleri bu mihraklaşma üzerinden vücut bulmuştur.

Şehir anlamına evrilen “Medine” kelimesi de bu ekonomik doktrinasyon ya da eko-politik belirleme ile ortaya çıkarmıştır. Medine karşılıklı borçlanmak yani alış-veriş yapmak anlamındaki “deyn” mastarına dayanmaktadır. Şehir, bu anlamda insanların ekonomik ilişkilerini, mükâfatlandırma becerilerini gerçekleştirdiği meydan olarak işlev kazanmıştır. Bu pratikte adap, erkân, tecrübe edinme anlamında “örf”, eklektik/seçmeci bir düzlemde “tanıma” anlamında “irfan”, sürekliliğe/kalıcılığa vurgu yapmak adına “gelenek”, bütün bu unsurları şamil bir şekilde ele almak gerekirse de “kültür” meydana gelmiştir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yusuf Yalanız - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?