Reklamı Kapat

Şehir ve Zaman: Ramazan

Tarih, mekân ve toplum ilişkisi bakımından en önemli bir zaman diliminin eşiğine geldik. 11 ayın sultanı daha kendisi varlığını tam olarak hissettirmeden piyasa hazırlıklarını tamamlayarak sofralarımızı, sosyal hayatımızı ve inancımızın kutsiyetini kendince tanzim etme rolünü aksatmadan devreye soktuğu için az çok Ramazan’ı duyumsar olduk. Güncel yanılgının içinde debelene duran zihnimizin bir yanı ile modern ile gelenek arasında sıkışmış diğer yanı bizi bir şekilde çelişkinin içerisinde bırakıyor. Oysa şimdi mahyalara, kurulan iftar çadırlarına yahut pide fiyatlarının tartışılmasına bakılırsa eli kulağında, tabi davulların sesi, davulcuların haberlerde yer bulması da bir tık daha yaklaştığının habercisi oluyor.

Bir şehir Ramazan’a nasıl hazırlanır? Bir şehir zamanı nasıl değerlendirir? Şehir ve zaman konusu ile zihnim meşgulken hatta Hayri İrdal ile koyu bir tartışmaya hazırlanırken Ahmet Haşim yoldan çevirdi desem yeridir. Ancak bu çevirme sadece sorunun yönünü değiştirmiş oldu. Bilgisayarın başına oturunca, Ramazan’ın meseleye eşlik etmesinden daha doğal ne olabilir diye düşünmeye başladım. Bu kadar hızlı akıp giden zamanın ardından bize ne kalıyor diye sormak elbette bu sarmalın içerisinde yaşamaya mecbur insanların soracağı bir soru olamaz. Daha iyi bir hayat için, daha rahat bir istikbal için bugünü es geçmeye şartlandırılmış bir insanın “Müslüman saati” ile de  “Hayri İrdal” ile de işi olmaz diye düşünüyorum.

Ahmet Haşim bütün meselenin başlangıcı olarak Garp saatinin şehirlerin orta yerinde şehirleri döndürmeye, insanları dönüştürmeye başlamasını görüyor. Haksız da sayılmaz. Ahmet Hamdi Tanpınar tam da bu noktada kahramanı Halit Ayarcı’ya , “Terakki saatin tekâmülüyle başlar. İnsanlar saatlerini ceplerinde gezdirdikleri, onu güneşten ayırdıkları zaman medeniyet en büyük adımını attı. Tabiattan koptu. Müstakil bir zaman saymaya başladı”ğını söyletiyor. Bunu destekler bir noktada Ahmet Haşim devam eder, “Yabancı saati kuşatmasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, çeşitli vakitlerin kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, azîm[büyük] bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik “gün” tanınmazdı. Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslüman’ın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin olaylarını bu saatlerle ölçtüler.”

Elbette bu zaman tasnifini nostaljik çağrışımlar yapmak için alıntılamıyorum. Bir hakikatin altını çizmek için yapıyorum. Tabiattan kopan insanın mekânı ve zamanı algılayışı ile tabiata bağlı onunla döngüde bir ulvi vaktin yolunun kesiştiği noktada elbette şehir, insan, mekân bağlamında kültür çöküntülerinin yol açtığı gayriinsanî tekdüzeliğe dikkat çekebilmektir. Elbette ki zamanı en iyi tasnif eden hatta üç aylar ile birlikte adım adım insanı mekânı yeni manevi bir iklime hazırlayan, bir zamanın idrakinin yok oluşuna ve insanın mekânda ve zamanda kayboluşuna bakıyorum. Bu kayboluş sadece küresel dünyaya entegre olmuş ve sekülerleşmiş bir toplumun tüketilebilen kutsalının naif bir takım dokunuşlarla verdiği güçlü mesajı akçeye döndürmek ile giderek kaybolan sosyal adalet ve paylaşma duygusunun yok oluşunu açık etmektir. Popülist yaklaşımları bir kenara bıraktığımızda şehrin garibanları ile varlıklılarının bir türlü kesişmeyen hayatlarının bol nostalji soslu yeniden üretimlerle en azından sembolik olarak yaşatılması girişimlerine karşı şehrin nasıl bir cevabı olabilirin peşine düşmek bir nebze bizimkisi.

Bu birbiri içerisinde kaybolmuş mekânların arasında sıkışıp kalan insan için; yeniden tabiat ile birlikte akan bir zaman mümkün olabilir mi? Bu modern çağın içerisinden sadece geleneksel motiflerin taklidi ile çıkılamadığı aşikârken nasıl bu akışı tersine döndürebiliriz diye sormak ve cevap aramak gerekiyor. Çünkü şehrin ritmini, insanının ritmini bozan bu düzenin ciddi manada bir sorguya tabi tutulması gerekiyor. Geleceği hızlandırmak için tasarlanmış bu kent siluetlerinin arasında, göğü delen yapıların sert ve soğuk yüzlerinin arasında hangi gerçekliği insan bulabilir ki? Yakarışı hangi kurgunun sahiplendiği realiteye denk düşer. Örneğin adam gibi yaşamak için zaman artırma çabasında olan bir insanın artı değer olarak hangi zamanı tasarruf edebilir ki? Hayatı kolaylaştırmak için tasarlanan bu kadar aygıtın nasıl bir katkısı var hayata. İnsan nasıl özgür olabilir ki bu sarmalın içerisinde o manevi iklimi doyasıya hissedebilsin.

Bütün zamanı ödemelere göre şekillenmiş bir insan için elbette Ramazan bu haliyle bir ibadet ayı olmaktan çok kültürel bir dokuya indirgeniyor. Kabul edelim etmeyelim Ramazan’ı ne kadar bağlamından uzaklaştırırsak o kadar bize yabancı olmaya başlıyor. Bir uzun festival havasında ve arka arkaya eklenmiş programlar ile tam bir modern sarmala bürünüyor. Oysa onu “cömert ve lütufkâr bir ‘sultan’ gibi gelerek yaşadığımız dünyayı yeniden inşa” eden bir zaman dilimi olarak algılayabiliriz. Bu ay (zaman dilimi) bütün hayatı tanzim eden bir yöne sahiptir. Fert, cemiyet ve toplumsal bazda her şeye dokunur ve her şeyi yeniler. İnsanı maddi ve manevi olarak yeniden tanımlar.  Bir nevi kentin betonları arasında preslenen insanlar için rehabilitasyon, huzur ve bütün kapitalist döngüye rağmen bolluk ve berekettir. O’nun için “on bir ayın sultanı” yakıştırması boşuna yapılmamıştır.

Bugün “Müslüman saati” hayatın merkezinden çıkmış olmasına rağmen buna direnen nadir zamanlardan biri olarak Ramazan; insanın maddi ve manevi kirlerini idrak edebileceği ve hakikate aykırı fiilleri, düşünceleri ve bunların oluşturduğu fıtrata mugayir ahlaktan arınabilme imkânı verir. Ve bu imkân kim olduğumuzu, ne yaptığımızı, nereden gelip nereye gittiğimizi bize sorgulatır. Bilakis yaşadığımız zamanın hayatımıza bir şekilde yerleştirdiği (sözel olarak söyleyemesek de fiili olarak var olan) kin, arzu, hırs ve haset gibi kemirgenlerin bir nebze de olsa hayatımızın merkezinden uzaklaşması adına büyük bir fırsat olarak evine ve kalbine dönebilen herkesi bekliyor. Müslüman şehirlerin sokaklarında, evlerinde saat, “başka bir âlemin vakitlerini gösterir.” Bütün cazibesi ile kendine daha iştahla davet eden kente karşı sabırdan kuşanılmış enfes bir duruştur.

Metropollerin dehlizlerinde kaybolmuş nice ruh gibi biz şimdi içinde yaşadığımız zaman da kaybolmuş kimseler olarak yolumuzu ve yönümüzü bulacağımız bir manevi iklime giriyoruz. Bütün unvanlar, statüler, bütün cazip davetler, sadece aç kalarak değil bütün karşı duruşlarla mümkün bir dünyanın umudunu heybemize koymaya geliyor, hoş geliyor. Kendimize dönüşün ve kendimizi tanımamızın mevsiminde, yeniden bize ait bir zamanın imkânını bu vesile ile bütün dünyaya ilan ediyoruz. Bu ilan, kuru bir söylemin ötesine geçmelidir. Bunun için elden gelenin bir adım daha fazlasını yapmak gerekiyor. Çünkü zaman istersek bu ay bizden yana olabilir. O vakit, gelen bu müstesna misafire güzel bir ev sahipliği yapabilme temennisi ile hoşça bakın zatınıza…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Biten - Mesaj Gönder



Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Seçim ittifaklarını faydalı görüyor musunuz?