Reklamı Kapat

Başkasını okumama disiplini

Kimse kimseyi doğru düzgün okumuyor; çünkü herkes yorgun.

Herkesin kendine göre bir başkasını okumama sebebi değişik mazeretlere dayanabilir.

Mesela, seçmeci olduğunu, her kitabı okumadığını ileri sürebilir kişi.

Kulağının kendinden başka seslerle dolmasını istemeyebilir.

Bütün bu sebepler bir yana, meselenin okunmayan, göz ardı edilen, kolay kolay dillendirilmeyen taraflarını da ıskalamamak gerekiyor. İşte onlardan bazıları:

Okumadığım kitaplar, yazarıyla aynı mahallede oturmadığım cinstendir diyenler. Bu tipler bir kitabı okumanın o kitaba meşruiyet kazandıracağına inanırlar. Onun için yazarını yazdığı kitapla kamufle etmeye çalışırlar.

Kendi birikim ve kalitesinden o kadar emindir ki bu kemale ermiş(!) dağarcığa dışarıdan bir şeyler ilave etmeyi kendi zihnine ihanet sayar.

İnşa edeceği bina için kendisinden başkasının malzemesine güvenmez.

Kendi kelimelerinin başkasının kelimeleriyle karşılaşıp selamlaşmasına tahammülü yoktur.

Yazarlar başka bir yazarı neredeyse tek bir amaç için okuyorlar: Eleştirmek! Bunu yapmak için de eseri baştan sona okuma zahmetine hiç girmez sadece pürüzlü gördükleri noktayı çekip alır ve üzerinde tepinirler.

Buna bir ad bulmak gerekir diye düşünüyordum kaç zamandır.

Galiba buldum: Okumama disiplini!

 

SÖZCÜKLER ANLAMIN SÖZE GİDEN ASKERLERİDİR

Sözcükler de nefes alırlar. Onların da ortalığı darmadağın ettiği ya da derleyip toparladığı zamanlar vardır.

Sözcük deyip geçmeyin; ağızda tadı, yürekte ağırlığı ve kafada bir karar kılma noktasına sahiptirler. Ağzınızın şeklini aldığını sanırsınız, lakin o aslında dilinize uyarlı hale gelmiştir, sonradan anlarsınız. Bütün mesele onları belli bir düzen içinde adına cümle denilen ipin üzerine dizebilmektir.

Nasıl da birbirlerine yaslanıp, yarım kalan anlamlarını tamamlarlar.

Herkesin sevdiği sözcükleri vardır kuşkusuz, farkında olmadan belli aralıklarla iletişim hayatlarını bu sözcüklere bağlı şekilde geçirirler.

Mesela, ben “güverte” sözcüğünü çok severim. Bunu anlatabilmem zor.

“Aşina” sözcüğü de bir o kadar benim dilime aşinadır.

 “Vertigo”yu sevmem için anlamına ihtiyacım hiç yoktur. “Hasbelkader” diye bir sözcük var. İki kelimenin ölesiye izdivacı gibi gelir bana bu sözcüğü ne vakit kullansam. “Nirengi” sözcüğüne yüklenen sesin güzel bir anlamı muştuladığından da hiç şüphem yok.

Branda, briket, vaveyla, simya, mümeyyiz ve namütenahi gibi sözcükleri ne zaman bir başına görsem alıp da evlat edinesim gelir.

Sözcükler anlamın söze giden askerleridir. Zamanda ve mekânda yer kaplarlar. Susuldukları zaman aşkın bir varlık gibi ufkumuzun çevresinde ince bir çizgi gibi kalırlar.

DÜZETME

23 Nisan Salı günkü “İsmail Efe’nin Sinop Tarihi” başlıklı yazımızın üçüncü paragrafında sehven cümleler birbirine karışmıştır. Aşağıdaki gibi düzeltir, okuyucularımızdan özür dileriz.

………………

Arkeolojik kazılara göre Sinop’ta ilk yerleşim M.Ö. 5.500 tarihlerine kadar gider.  1071’de Malazgirt Zaferi’yle Türklerin Anadolu’ya girmesinden sonra, Danişment Gazi’nin komutanlarından Kara Tegin tarafından, 1075’de bugün Sinop’un kazaları arasında yer alan Boyabat ve Durağan fethedilmiştir. 1085’de Sinop şehir merkezinin de Danişmentlilerin eline geçmesi ile Sinop’un tamamı Türk hâkimiyetine girmiştir.

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hüseyin Akın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?