Reklamı Kapat

Kente yabancı kalmak

Kadim anlamıyla ele aldığımızda insanın şehre kayıtsız kalması mümkün değildir. Çünkü şehir, öncelikle insanı bir mekân kurgusundan hızla sıyırarak kendiyle duygusal bir bağ kurmasını sağlar. Kimin çocuğu olunduğunun ötesinde bir anneye sahip olmanın içselliği, bağlanma özgürlüğü verir. Onun içindir ki üzerinde doğmadığımız, çocukluğumuzu yaşamadığımız, irfanını teneffüs etmediğimiz şehre karşı içimizde duyduğumuz yabancılık hissi geçici değildir.

Diğer yandan kapitalizmin dayattığı kentsel yapılaşmaya karşı şehirlere dikta edilen kâr/rant eksenli dönüşüm ve neticede şehri kaybetmenin içimizde bıraktığı burukluk, olup biten karşısında “yabancı” kalma lüksünü bize bahşediyor. Yani hiç olmazsa bir şeylerin yanlış gittiğine dair gönlümüze doğan vicdan ve modern köleliğe karşı olarak elimizde kalan birkaç refleks ile yaban kalmanın ilhamı, bize hayat veriyor.

Yabancılığın vermiş olduğu bu duygu durumları aslında şehirden kopmanın ve modern insanın kente mecbur edilmesinin çaresizliğini sembolize ediyor. Georg Simmel’in kıta Avrupa’sı üzerinden getirdiği kent eleştirisi ve modern kültürle çatışma; sıradan popülist bir kapitalizm karşıtlığı değildir. Yaşadığımız ve yaşatılmaya çalışıldığımız yeksenak hayat nizamının insanlık açısından iflas ettiğinin sağlam bir göstergesidir.

Uzun süreden beri dile getirdiğimiz şehir ve kent ayrımında da benzer bir perspektif var. Bu tasnifi yapmamızı gerekli kılan sebebin altında yatan duyusal, duygusal, bilişsel ve metafizik gerçeklik; insanlığa barbarca hükmeden küreselliğe, aynılığa bir başkaldırı niteliğindedir. İçi boşaltılan, öldürülen kavramlara karşı ruhlu bir girişim, hikmet arayışıdır.

Simmel’in “Paranın Felsefesi” adlı eseri bir dönüşümün yahut özgürlüğe, değerlere ve hayat tarzına uygulanan ambargonun felsefi bir terennümü hüviyetindedir. Kent insanı, kalabalıklar içinde bir başınadır, yalnızdır. Kendine bile yabancıdır. Hiçbir ünsiyeti gelişmemektedir. Tersine kalabalıklar; toplumsal ve mekânsal aidiyetini zayıflatmaktadır. Gördüğü devasa binalara, kent konseylerine, site yönetimlerine vesaire içi hiç ısınık değildir. Ana rahmine, kendini hür hissettiği şehre özlem doludur.

Kent insanı, yeri yurdu olmayan bir yabancıdır. Arttıramadığı zamanında, iş-ev çıkmazında, kredi kartı bataklığında, yol sendromlarında mecnun gibidir. Gönlü virane, geleceği umutsuzdur. Ne yaptığını, nereye gittiğini hakikaten bilmez. Yurtsuzluğun dibindedir. Nasıl yurt diyebilsin ki? İnsanın bir yeri yurt edinmesi için gerekli olan hem rasyonel hem de ruhsal bağdan fersah fersah uzaktadır. Ayrıca kentin soğuk yüzü, kentin zihniyeti yurt edinmeye de hiç müsait değildir.

Kentler: Kapitalizmin kaleleri. Her şey kapitallere göre planlı ve programlı. Toplumsal tüketim ihtiyaçları sermaye çevrelerinin emrine amade şekilde dizayn edilmiş. Devasa binalar ile artan nüfus yoğunluğu kimin umurunda? Hem daha iyi değil mi! Altyapı, üstyapı yetersizmiş, kültür dokusu bozuluyormuş. Eee, ne olmuş? Yatay mimari yapıp nüfusu yayacaksın; siteleri boş verip mahalle kuracaksın. Ama böyle olmaz ki! Kâr marjı, satım tirajı düşüyor! Yeni icatlar çıkarmayın. “Bir merkezde topla, bir merkezden yönet.” Sermayeyi dağıtma... Ayrıksı ot gibi bakıp yabancı mı kalıyorsun. Bu işler böyle. Hep organize işler!

Kent insanının ilişkileri kısa ömürlü ve zayıf karakterlidir. Bir turist yani yabancı gibi. Her güne, her şarta hazır maskeleri vardır. “Al gülüm, ver gülüm.” Çıkarları, senetleri, ekstreleri, garanti belgeleri, pasaportu hep çantasının gözündedir. –Eee, nerelisin? –Nereli olalım. Herkes gibi kentliyim! –Çok şakacısın. Ne yaparsın? –Ne yapalım. Herkes gibi su içmeden su taşırız, divane. –Hadi bana eyvallah… Dahası yoktur.

Kent insanı, kısa süreli belleğine mahkûm bırakılmıştır. Yirmi beş-otuz saniye desem bilimsel açıdan yeterli. Ama Twitter, Facebook veya türevlerini kullanırken bir kendimize bakalım. Çok bile! El çabukluğumuzu, gözlerimizle sektirdiklerimizi, zihnimize dowland ettiklerimizi bi’ görsek. Bırakın sabahı ya da dünü bir lahza durup “sadece bir dakika öncesini” hatırlamaya kalksak çıldırmak için yeter herhalde.

Kısa süreli belleğimize sadece duyusal yönümüzü mü feda ediyoruz? Tabii ki hayır. Aslında bir duygu travması yaşıyoruz. Çoklu olarak aldığımız bilgileri kategorize etme imkânı bile bulamadan “geri dönüşüm kutusuna” atıyoruz. An geliyor büyük bir üzüntü sebebi oluşuyor, an geliyor siyasi bir polemik, an geliyor komik bir karikatür yada video… Bir insanın bir dakika içerisinde bunlardan hâsıl olan etkiyi yaşaması mümkün mü? Değil. Kent insanı bu sebeple aynı zamanda patolojiktir.

En iyisi mi? Kente yabancı kalmak. Alışmamak…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yusuf Yalanız - Mesaj Gönder



Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Seçim ittifaklarını faydalı görüyor musunuz?