“Ululemr” kimdir ve ne iş yapar?

“Ululemr” kavramı genelde itaat tartışmaları bağlamında gündeme gelen bir konu olmakla birlikte itaatten daha önce sorulması gereken mesele “adalet” tartışması olmalıdır. Zira idareyi ve itaati gerekli kılan şey aslında adalettir. Adaletin manevi ve maddi şartları vardır. Manevi şartlar; milli ve manevi değerlerimiz olup “hak” kavramı ile ifade edilmiştir. Maddi şartlar ise evrensel değer olarak kabul edebileceğimiz “adalet” kavramı ile ifade edilmektedir.

İslam tarihinde idarecinin, adil olması kadar önemli görülen bir başka mesele “kudret” sahibi olmasıdır. Kudret, idarecilerin; emirlerini uygulama/uygulatma ile emri altındakiler ve halk tarafından kabul görmesini sağlaması için gerekli görülmüştür. Aksi halde düzen ve adaletin sağlanamaması ve halkın idarecilere güveninin kaybolması gibi olumsuzların ortaya çıkacağı ifade edilmiştir.

Fakat kudret yani otoritenin de olumsuz tarafları vardır. Burada kudret-adalet dengesinin sağlanması gerekiyor. Bu dengeyi neyin sağlayacağına dair temel iki görüş bulunmaktadır: Kanunlar ve ululemr.

Kanundan ne anlaşıldığı, kanunun ayrıntı mı yoksa genel mi olduğu veya tek hukuk mu çoğulcu hukukun mu faydalı olduğuna dair ayrıca mülahazalarda bulunmak gerekiyor. Fakat yazımızın konusuna dönersek; ululemr, kimdir? İdareciler midir yoksa ehliyet sahibi uzman kişiler midir?

Ululemrin genelde yönetici ve âlimlerden oluştuğu kabul edilmiştir. Hatta bazılarına göre gerçekte ululemr, âlimler yani ehliyet ve liyakat sahibi kimselerdir. Bu kimseler, hem en baştaki idarecinin yani liderin emirlerinin anlaşılması ve uygulanması hem de bu idarecinin kusur ve yanlışlarının düzeltilmesi açısından önemlidir. Bu kimseler ehliyet ve liyakat sahibi olmadıklarında doğru işleri desteklemezler ve adalete engel olurlar. Yahut liderlerini bilerek veya bilmeyerek yanlış yönlendirebilirler. Hatta çoğu zaman bu ehliyetsiz ve liyakatsiz yönetici sınıfı, halk ile lider arasına girerler ve halkın lidere, liderin de halka ulaşmasına engel olurlar.

Şayet bu yönetici ve uzman sınıfı, ehil ve liyakatli kimselerse idarecinin doğru işlerini desteklerler ve yanlış gördükleri şeyleri de düzeltirler. Lider ile halk arasında sağlıklı bir ilişki kurarlar.

Bu konuda lidere düşen vazife; ehil kimselere görev vermek, uzmanlarla ve konunun muhatapları ile istişare etmek ve görev verdikleri kişileri denetlemektir.

Uzmanlara düşen ise makam ve gelecek endişesi taşımadan adaleti savunmak ve gerekirse bu hususta lidere karşı direnmektir.

***

Konuyu en güzel özetleyen şey, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in halife olduklarında ilk okudukları hutbede saklıdır. Bu hutbeyi mealen şöyle özetleyebiliriz:

“Allah ve Resulü’nün emrine uyduğum ve adil olduğum sürece bana itaat ediniz. Bu hususta bana karşı gelirseniz sizi itaate zorlama hakkım vardır.

Fakat hak ve adaletten şaşarsam bana itaat etmeniz gerekmez. İtaat ederseniz de vebali boynunuzadır.

Ayrıca yanlışlarım konusunda benden korkar da beni ikaz etmezseniz yarın mahşerde iki elim yakanızdadır.”

***

Bize göre; toplumun tüm kademeleri önemli olmakla birlikte ana taşıyıcı güç, klasik dönemde âlimler adı verilen ve günümüzde uzman ve ara idari kadro olarak bilinen sınıftır. Zira işleri, kanunları ve emirleri bunlar anlayıp yorumlarlar. Lideri bu kadrolar yönlendirir ve desteklerler. Toplumu da yine bu kimseler veya bunların yetiştirdiği kimseler yetiştirir ve idare ederler. Bu sınıf bozulursa kanunlar ve emirler sağlıklı anlaşılmaz. Gelecek nesiller sağlıklı yetiştirilemez. Liderler veya öndeki diğer kişiler yanlış yönlendirilirler. Veya liderlerin emirleri yanlış anlaşılır veya uygulanır hale gelir.

Toplumda daima sorunlar ve sorunlu kişiler olacaktır. Zira insan zayıftır ve yanlışa meyli vardır. Kıyamet sabahına kadar kötülük ve yanlış işler bitmeyecektir. Fakat toplumun bu âlimler adını verdiğimiz uzman ve ehil kimseleri bozulmuşsa yani bu sınıf hakikati söylemez hatta toplumu ve idarecileri bilerek yanlış yönlendirir hale gelmişse; toplum için büyük bir tehdit var demektir.

Bu sınıfın; kendi menfaatini düşünme, korkudan hakikati söylememe veya birilerine yaranma gibi mazereti olamaz. Zira nimet ne kadar büyükse bedel de o kadar büyüktür.

“Korkunun ecele faydası yoktur” sözünün asıl ifade etmek istediği anlam; korktuğumuz şeyle yüzleşeceğimiz ve kaçtığımızın şeyin muhakkak bir gün karşımıza dikileceğidir. Allah, insanı, en çok zaafları ile imtihan eder. Yani zaaflarımız karşımıza çıkarır ve bizi zaaflarımızla vurur. Zaaflarımız ise en çok korktuğumuz ve en çok sevdiğimiz şeylerdir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Turgut Akyüz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

01

okur-yazar - “Ululemr” kavramı genelde itaat tartışmaları bağlamında gündeme gelen bir konu olmakla birlikte itaatten daha önce sorulması gereken mesele “adalet” tartışması olmalıdır.

Yanıtla . 0Beğen 16 Nisan 13:00

Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Seçim ittifaklarını faydalı görüyor musunuz?