Reklamı Kapat

Maral da bizim, şehir de

Bir Van türküsünün dizelerinde şöyle der ozan: “Bu dağda maral gezer / Zülfünü tarar gezer / Dağ bizim maral bizim / Avcı burada ne gezer.” Mekâna müdahale manasına gelecek bir serzenişi sorgulamayı hatırlatıyor dizeler. Şehirlerin biz olduğu zamanlarda vücut bulmuş bir türkü ile elbette bütün meseleyi ifade edemeyiz ancak burada söz konusu durum aidiyet duygusu ve o aidiyet bağı içerisinde maral’a göz koyan avcının varlığının oluşturduğu tehlikeye karşı koyuş düşüncesi bile birçok şeyi ifade etmeye yetiyor. Elbette yaşadığı şehirlerin hızlı bir şekilde değiştiği bir zaman diliminde benzer bir sorguyu “semt bizim, ev kira” diyerek değişen, dönüştürülen ve yine aynı ruh hali ile biraz daha kente özgü bir vurgu ile yenilendiğini görebiliriz.

Elbette zaman birtakım değişimleri zorunlu kılıyor ve bundan kaçınmak neredeyse imkânsız bir hal alıyor. Ancak bu değişimler kendi doğal seyri içerisinde bir anormallik arz etmiyor. Nitekim ne de besleyici, taşıyıcı bir rol de üstlenebiliyor. Zaten insanın tabiatı gereği sürekli öğrenmek ve bilinmeyeni anlamaya yönelik bir çaba olarak atılan adımlar seyredildiğinde daha çok anlamak üzerine oluyor. Yoksa bugün girişilen değiştirme, dönüştürme isteği pornografik bir zihni altyapı ile tabiata, insana ve de geleneğe ve geleceğe karşı yürütülen bir güç zehirlenmesinin bir yansımasından başka bir şey değil. Şöyle bir miktar kenarda durup bakıldığı zaman ne geçmişi yansıtıyor ne de anlamlı bir bütün olarak geleceğe bir söz söylüyor. Adeta kafa karışıklığının ve zihinsel, duyusal bir iflasın ilanı gibi okunuyor.

Bu durumda ne geçmişin izlerini (toplumsal, kültürel, siyasal, sosyal ve ekonomik) doğru algılayabilecek, çözümleyecek bir gelişimden ve değişimden söz edemiyoruz. Bilim, sanat, ahlak ve inanç dünyasına ait değerlerin bir bütün olarak varlık gösterdiğini de söyleyemiyoruz. Belki bu yüzden de geleceğe dair bir tür çözümleme yapılacak bir bikrimi de açıkçası göremiyoruz. Böyle devam ettiği takdirde özgün bir varlık alanı, üretim biçimi ve bunların ortaya çıkarttığı şehir yapısı mümkün olmayacak. Robert Park’ın belirttiği gibi: “Şehir, insanın içinde yaşadığı dünyayı arzularına daha uygun hale getirebilmek için verdiği çabaların en tutarlısı ve bütününe bakıldığında en başarılısıdır.” (Harvey, D. 2012: 43)

İşte bugün bu tutarlılık noktasında bir sıkıntı yaşandığı ve küreselleşmenin etkisi ile olumluluklardan ziyade olumsuzlukların hızlı bir şekilde yaygınlaştığını ifade etmekte fayda var. Elbette bu hızlı dönüşümler şehirlerin maddi yapısını değiştirdiği, bozduğu gibi manevi yapısını da oldukça tahrip etmiştir. Özellikle toplumsal hafıza, aidiyet, özgünlük, özgüven şehirlerin kimliğinden sıyrılıp gitmektedir. Oysa bu özellikleri ile bir gelenek içerisinde hayatiyetlerini koruyabilirler. Binaenaleyh bu koruyucu kuşak ile bir gelecek ufku için adım atılabilir. Şöyle ki geleneğin referans sistemi ve süreklilik içerisinde gelecek perspektifi sıhhatli bir şekilde biçimlendirilebilir. Böylelikle yapay kutsamalar yerine değerler sisteminin dinamikliği ve içten gelen bir etki ile sağlıklı bir dönüşüm sağlanabilir.

-II-

Şehirlerin taşıdığı semboller, değerler, ortak yaşam paydaları geçmiş ile gelecek arasındaki önemli bağlantı noktalarındandır. Şehirler, kültürel ve tarihsel olarak tekâmül ettiğinde, doğru bir kimlik ile kendini en yetkin şekilde ifade edebilir ve günlük hayatı zamanın bütün olumsuzluklarına rağmen daha farklı bir noktaya taşıyabilir. Bunu yaparken farklılıkların zenginliğinden istifade edebilir. Elbette burada üretim ve tüketim anlayışı bakımından üç aşağı beş yukarı tek tip görüntü veren diğer şehirlere de bir umut olunabilir, yoksa bu üretim ve tüketim anlayışı şehirleri bir mahkûmiyet alanlarına çevirebilir.

Modern dünyaya adapte olma yarışında biçimsel olarak devam eden taklitler zamanla ikircikli ve çatışmalı bir zihinsel dünyayı da beraberinde getirmiştir. Modern ve gelenek arasında ortaya çıkan çatışmanın temel paradigması, geleneksel referanslardan kurtulmak üzerine kurulduğundan sanki bu yük atılırsa bir anda yepyeni bir şeye kavuşulacağı algısı kendini hakikat olarak zihinlere yerleştirdi. Zaten dünyayı biçimlendirme çabasındaki Batı zihniyeti bütün yönlendirmelerini bunun üzerine kurduğundan alternatif bütün var-olma imkânlarını ya bağlamından kopardı ya da pazara sermaye olacak şekilde yeniden üretti. Bütün kadim kültürlerin var ettiği şehir organizmaları tekdüze bir hale getirilirken geçmişin sembolleri de folklorik bir şablonun içerisine hapsedildi. Bunun için turistlerin seyahat ettiği mekânlara bakıldığında şehrin asıl bağlamından koparıldığını ve canlı olmadığını görürüz. Birçoğu ruhsuz müze şehirler olarak ticari bir işleve indirgenmiştir.

Burada elbette nostaljiye düşmeden bir varlık ortaya koymuş referansların izi sürülebilir ve yeniden bir sıçrama yapılabilir. Geçmişin melankolisi ile savrulmaktan uzaklaşarak yeniden bir zihinsel inşa sürecine girilebilir. Bu şekilde geleneği oluşturan referans sistemi esas alındığında ne geleneği kutsama ne de onu yerme tuzağına düşmeden hareket edilebilir. Özellikle metropol olma iddiasının uzağındaki şehirler, kadim kültür merkezleri bu yeniden inşanın ilk işaret fişeğini yakabilirler. Burada ince ayrıntıları atlamadan doğru adımlar atılabilir. İşte o vakit “biz”i biz yapan dokulara hayatın tam içinde kavuşabiliriz. Bunun için güçlü bir şüphe ve doğru soru her zaman yolu açacaktır. Maral’ı, dağı sahiplenip avcılara karşı tedbir alabiliriz. Hoşça bakın zatınıza…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Biten - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?